Rafet Arslan'dan bir yanıt daha geldi:
"Bir sunum hazırladığımızda, mecburen yer/zaman nedeniyle özetlemelere
gidiyoruz. Yoksa Kürt sanatçıların 90'lardan bugüne evrimi başlı
başına bir inceleme/deneyim alanı. Bu manada tek, yekpare bir imgeden
bahsetmek eşyanın tabiatına uymaz tabii. Ama, haklı olarak belirttiğin
gibi "ana akım"a kayan bazı sanatçılar kimlik politikalarına angaje
bir imgede takılırken, bazı sanatçılarda gerçekten gerçeküstü bir
duyarlılığa açık estetik bir dil yarattılar. İlk aklıma gelen örnek;
Gerçeklik Terörü sergisinde de yer verdiğimiz Mehmet Çeper'in
yapıtları..
1. Cumhuriyet'in bitmediğine dair yaklaşımın Habermas'ın "modernizmin
tamamlanmamış bir proje" olduğu okumasıyla çakışıyor. Bu başlıkta
sanırım uzunca tartışılmaya aday.
Rafet Arslan itirazım üzerine şunları yazdı:
Aslında suret yasağı-şu an var demiyorum; zaten desem hipergerçekçi
tasvircilik iddiam ile çelişir.
Ben şu an süslemeciliğin/dekoratifin de patlama yaptığını ve buna
tarihsel gelenekteki suret yasağının sonucu olarak Anadolu'da gelişmiş
süslemeci gelenekte arıyorum. Suret yasağı tarihte süslemeciliği
çıkartmıştı, modern ise  buna ikonografi olarak figürü
eklemişti(Stalinci heykel gibi); şimdinin "yeni cumhuriyet" estetiği de
her ikisini birleştirip karşımıza sürüyor- diyorum; umarım
anlatabilmişimdir. Geçmişten geleceğe dönüş, yani an'ın dokusunun
geçmişin süslemeciliği ve Batı'nın ikonografisinin(figüratif) karışımı
yeni muhafazakar bir imge yarattığını...

http://www.sanatatak.com/view/Komplo-cozucu-sanatsal-urun-lutfen-deneyiniz/100
Yukarıda linkini verdiğim Rafet Arslan'ın heyecanlı konuşması kış bitmeden yanıtlamamız gereken önemli sorular ortaya atıyor. Lakin Arslan'a iki konuda itirazım var. İlki bu coğrafyada suret yasağının olduğuyla ilgili... Bu coğrafyada suret yasağı filan olmadı. Bu tamamen yazıda bittiğini duyurduğu Cumhuriyet projesinin yarattığı efsanelerden biridir. Bu coğrafyada belli şemalara bağlı  bağımsız bir sanat kategorisinde üretilmeyen geleneksel sanatlar vardır. Arslan'ın yazısında hipergerçekçiliğin kaynağını yasakta bulmasına dolayısıyla itirazım... Bu bence hatalı. Ben bu kaynağı Batılılaşma'da buluyorum. Hala daha Batılılaşmakta olduğumuzu o anlamda Birinci Cumhuriyetin de hala bitmediğini, bitemediğini düşünüyorum. Öte yandan Arslan'ın Kürt sanatçılar tabirine de bir itirazım var. Ama bu siyaseten doğrucu olduğum için değil. Aksine Kürt tanımıyla sanatçıların homojenleştirildiği, kimlik politikalarına kurban edildiğini iddia etmek isterim. Ben Diyarbakır ekolü diyerek Diyarbakırlı sanatçıların 90'lı yılların ortalarından beri varolan üretimlerindeki dile bakmak gerekliliğini bu dilin gerçekten gerçeküstü bir dile doğru dönüşen,evrilen bir estetik duyarlılık geliştirdiğini gözlemliyorum. Hatta birkaç gün önce Tepenin Ardı filmiyle bu ekol arasında estetik bir yoldaşlık olduğunu belirttiğim bir yazı yazdım Milliyet'teki Sanat Sepet köşemde...


"Duyulmayan müzik vardır"
Blixa Bargeld de John Cage'çi çıktı. Tıpkı Laurie Anderson ve Brian Eno gibi...
Son yıllarda yapılmış en iyi röportajı Osman Kaytazoğlu Blixa Bargeld'le gerçekleştirdi.
Müzik adamı, müziğine ilişkin değerli tutumuna ilişkin pek çok ayrıntıya değiniyor söyleşide... Örneğin, 
"sıradan elektronik müziğin tuzaklarına yakalanmamak için" ne yaptığına...
Kontrolden nasıl vazgeçtiğine, kontrolünün dışında çıkan seslere nasıl ehemmiyet verdiğine... Neden ehemmiyet verdiğine... Bargeld, müzik felsefesinin arkasındaki ismin John Cage olduğunu da söylüyor bu röpartajında... Onun müziğin anarşiden doğduğunu iddia ettiği görüşe sıkı sıkıya bağlı olduğunu açıklıyor.
En az iki kere okudum.
Hala okunabilir buluyorum.
Duyulmayan müzik vardır çünkü...
Osman Kaytazoğlu'na yürekten teşekkürlerimizle...

http://www.sanatatak.com/view/Kotu-tohum-olmaktan-sikildim/59
Binnaz Saktanber, doğru bir tespit yapıyor:
 "Kayıp Şehir’in bir diğer problemi de Visconti’nin altmışların dev filmlerinden Rocco ve Kardeşleri’nden ağır izler taşıması. Büyük şehre göçen anaerkil aile teması ve ana karakterlerin çatıları fimle neredeyse birebir. Kurutemizlemeciden gömlek çalma sahnesi yine filmden alınma. Gökçe Bahadır’ın bir röportajında “Aysel bir kırılma yaşayacak” demesi filmde aynı kızı seven kardeşlerden Simone’nin (İrfan) Nadia’ya (Aysel) Rocco’nun (Kadir) önünde tecavüz etmesine tekabül edecek mi etmeyecek mi göreceğiz."
Merakla bekliyoruz. Eğer tam da böyle olursa o zaman ne diyeceğiz?
Dizide bir "yerel içeriklendirme" yapılmış diyeceğiz...
Sadece Türkiye'deki güncel sanat değil, dizi yazarları da yerel içeriklendiriyor, deyip dizimizi izlemeye devam edeceğiz...
http://www.sanatatak.com/view/Kayip-Sehir-Bir-Sezen-Aksu-sarkisi-mi-Gulben-Ergen-coveri-mi/30

Sırf bu yanıt için bile bu söyleşi okunur:


Sanatatak: Çağdaş sanat nedir diye sorsam… Çağdaş sanatın ne olduğunu tarif etmenizi istesem…
Achille Bonito Oliva: Çağdaş sanat bir masaj, kasların masajı… Ölmüş kasların toplu duyarlılığına yapılan bir masaj… Duygusal bir şok… Estetik bir şok… Sadece gözler için değil, geniş anlamda bütün duygular için… Çağdaş sanatın bir misyonu var. Çağdaş sanat, farklı ve yeni bir bilinç biçimini ortaya çıkarmıştır. Sanat bir felakettir. Dilin felaketidir. Aslında sanatçı da kollektif iletişimi bozan bir iletkendir. Sanat, bu yüzden de bir masaj dolayısı ile bir mesaj. 
Sanat, yaşayan biricik alan... Sanat sadece “güzel”i dayatmıyor. Dolayısıyla çok iyi diye tanımlanabilecek belli bir düzeni, bir sistemi yok. Bir tavsiye gibi… Sanatın özgürlük misyonu var. Sanatın sürekli güzelliği, güzelliğin yeni bir formunu yaşatma işlevi, misyonu var. Sanat bir kutlama sözü… Buna ihtiyacımız var. Sanat insanlar için nefes almak gibi bir gereklilik.

 http://www.sanatatak.com/view/ABO-Sanat-fuarlari-seksi/14

 Kim Levin'den postmodernizmin ölüm ilanı ve Terry Eagleton'ın ona yanıtı!!!
"Tam bir "Postmod" poster kızı olan Cindy Sherman dışında, kimin PoMo olduğu, kimin olmadığı çetrefil bir soruydu. Kendine mal etme sanatı ortaya çıktığında ve Richard Prince ‘Malboro Adamı’nı yeniden fotoğraflamasıyla ve tekrar ettiği Walter Evans fotoğraflarıyla Modernizm'in “yenisini yap” düsturunu ilk bırakanın hangisi olduğu konusunda ağız dalaşına başlayınca PoMo retrolaştı (bu aşama daha sonra Pictures Generation diye adlandırıldı). 80’lerin sonunda terimler çoğaldı: Postmodernizm sonrası, Süpermodernizm, Hipermodernizm, Neo-Modernizm, Anti-Modernizm, Altermodernizm… Herkesin aynı fikirde gibi göründüğü tek şey, ironi ve pastişin oynadığı önemli roldü."
Eleştirmen Kim Levin, 1990’larda Postmodernizmin doğurduğu her şeyi içine aldığını iddia ediyor... "Cinsel kimlik, ırk, etnik köken ve öteki üzerine çokkültürlü sanat, feminist projeler, politize fotografik işler ve yerleştirmeler…"
Şimdi, yirmi küsur yıl sonrasında, Postmodernizmin hayaletinin geri döndüğünü de sözlerine ekliyor:
"Bir zamanlar Batı kültüründe avangard söyleme yaklaşık yirmi yıl hakim olan – ve analizden senteze, ağ dizgeden haritaya, yeninin yarattığı şoktan eskinin geri kazanımına dönüşü işaret eden- radikal bir kavramken, aslında güncelleştirilmiş bir Art Déco’dan ibaret, dekoratif bir stilden fazlası olmadığını göstererek, yeniden su yüzüne çıktı."
Levin'e göre bu "yeniden canlanma", büyük bir tasarım sergisi olanPostmodernizm: Stil ve Altüst Oluş’un yer aldığı Londra Victoria &Albert Müzesi’nin öncülüğünde, geçtiğimiz sonbaharda yeniden gündeme geldi. 28 Ekim’den başlayarak İsviçre Ulusal Müzesi’ne geçen sergi, "Postmodernizm'i dünyayı sarsan kaçınılmaz bir paradigma değişimi hareketi olarak değil, Punk ya da Gotik gibi yalnızca bir başka stil eğilimi olarak ele alıyor. Sergide Memphis mobilyaları, Vivienne Westwood giysileri, Alessi çaydanlık ve Grace Jones’un kübist hamile elbisesi gibi işler yer alıyor."
Terry Eagleton'da Sanat Sepet'teki köşemde postmodernizmin ölüp ölmediğine ilişkin sorumu şöyle yanıtladı:
"Postmodernizmin sonunun geldiğinden söz etmek şu an için pek olgunlaşmamış bir şey. Aslında belki de değil. İkiz Kulelerin yıkılışıyla postmodernizmin sonunun geldiği gibi bir durum ortaya çıktı. Postmodernite büyük anlatıların sonuydu. Büyük anlatıların sonu tarihin de sonu demekti. İkiz kulelerden sonra büyük anlatıya  dönüş söz konusu olabilir. Öte yandan rahatlıkla Batı’da ideolojik olarak postmodernizmin yeterli olmadığı söylenebilir. Metafizik bir düşmanla karşılaşıldığında postmodernizmin yeterince pragmatik, çoğulcu, parçalı olmadığı, ruhsal bir derinliğe sahip olmadığı görülür.Bu yüzden radikal islamın yükselişi, Batı’nın bu olguyla karşılaşması ve ideolojik durumun değişmesi Batı’da postmodernizmin ideolojik olarak yeterli olmadığını gösterdi. Marks bazı büyük sorunlar ve çatışmaları çözemediğimiz sürece modernitenin ötesinden söz edemeyeceğimizi söyler. Ancak temel sorun ve çatışmaları çözdükten sonra ne olacağına ilişkin şeyleri görebiliriz. Marks isim vermek konusunda da çok tedbirli davranmıştır, isim vermemiştir ya da bir yargıya varmamıştır. Bence biz de aynı şekilde yapmalıyız. Nerede olduğumuzu biliyoruz, neyle karşılaşacağımızı pek de öngöremiyoruz."
http://wap.milliyet.com.tr/Columnists/ColumnistArticle.aspx?ID=1630355
http://www.sanatatak.com/view/Postmodernizm-oldu-mu/18