<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-9120898316273796863</id><updated>2011-11-19T03:20:54.007-08:00</updated><title type='text'>Sanatatak</title><subtitle type='html'>Ayşegül Sönmez yazılar, söyleşiler...</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://sanatatak.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatatak.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Sanatatak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13149509989696743099</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R9Ra6u802nI/AAAAAAAAACA/GqCxR6TL1nY/S220/baitar%C3%BCthi.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>81</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9120898316273796863.post-4771435370220150955</id><published>2011-11-19T03:20:00.001-08:00</published><updated>2011-11-19T03:20:54.044-08:00</updated><title type='text'>Sarkis'le söyleşi (Paris)</title><content type='html'>“Sanat alışkanlıklarla mücadeledir”&lt;br /&gt;“Bu sergimde acıyı göstermek istemedim.”&lt;br /&gt;Çok karlı bir Paris günü bordo, krem ve lacivert çizgili kabanıyla Sarkis’le Cafe Beaubourg’da buluşuyoruz. Kolunun altında taşıdığı gazetesi çoktan ıslanmış. Bir spor gazetesi bu. Müsabakalardan önce müsabakanın nasıl geçeceğine, müsabakadan sonra ise müsabakanın nasıl geçtiğine dair analizlerin, bir anlamda eleştirilerin yazıldığı bir gazete. Sarkis için tüm sanat dünyasına iyi bir cevap. Soulages sergisini olumsuz eleştirdiği için Le Monde gazetesinden kovulan eleştirmeniyle bir zamanların özgürlükler ülkesi Fransa’da Sarkis’e göre L’Equipe gibi bir gazete yok. Piyasadan ve onun egemenliğinden şikayet etmek ise banal neredeyse dedikoduya eş. 1968’liler ise asla yenilmiş değil. Işık orada görebilene… Gelecek ise onu göreceklerin… &lt;br /&gt;-Equipe okuyorsunuz. Bu spor gazetesinde daha ziyade neye meraklısınız? &lt;br /&gt;Valla acayip söylemesi ama rugby’ye meraklıyım. Bundan bir yirmi sene önce bir arkadaş beni bir rugby maçına götürdü ve ben böyle şey görmedim. Dev gibiler ve çocuklar gibiler aynı zamanda, top ufak… Bir milimetre ileri giderse hata oluyor. Ama o vücutla hata yapmaması imkansız. Hata yapmamak için çok büyük çaba sarf ediyor. Müthiş bir olay.&lt;br /&gt;-Futbolu sever misiniz?&lt;br /&gt;Çok severim&lt;br /&gt;-Hangi takım?&lt;br /&gt;Burada hiçbir takımı tutmuyorum. &lt;br /&gt;-Türkiye’de Fenerbahçe’dir değil mi?&lt;br /&gt;Fenerbahçe.&lt;br /&gt;-Sonuçta tabii bir maç, boks olsun , tenis olsun, canlı o anda yapılan bir şey. O yüzden çok kıymetli. Senin de ona tanık olman. Bir anlamda yaşama davet ediyor bir müsabaka insanı. Senin de çok önem verdiğin bir şey canlılık, bir şeyin yaşaması, nefes alıp vermesi... Bir sergi mi bir spor olayı mı?&lt;br /&gt;Ben maça gitmem. Maçları kahvelerde seyrederim. Tanımadığım adamlarla… Sergilere de tek başıma gidiyorum. Açılışlara hiç gitmem. Tek başına o mekanın içinde o vücudunla onu yaşaman lazım. Tabii orada bir dil meselesi var. Dil kimsenin derdi değil ve sanat eleştirmeni kalmadı.&lt;br /&gt;-En son buraya geldiğimde Catherine Millet ile röportaj yaptım. Dedi ki, ‘piyasa hiç olmadığı kadar egemen çağdaş sanata’, bu da eleştirinin kalmadığını doğrulamıyor mu?&lt;br /&gt;Pek ondan konuşmak istemiyorum çünkü bu muhabbet çiklet gibi oldu. Yani belli sergilerin, bu açık artırmacılar tarafından ele geçirilmesi falan… Bunları konuşmamıza da gerek yok. Bunlar banal şeyler. Dedikodu gibi düşmüş bir olay.&lt;br /&gt;- Ama etkiliyor sonuçta… &lt;br /&gt;Kimi etkiliyor? &lt;br /&gt;-Hepimizi etkilediğini düşünüyorum.&lt;br /&gt;Beni etkilemiyor.&lt;br /&gt;-Nasıl etkilemiyor?&lt;br /&gt;Bunun nesinin analizinin yapılması gerekir biliyor musun? Böyle bir ortamın olduğu bir yerde, yapıt ya da eser kelimesini kullanmayacağım, reprodüksiyon kelimesini kullanacağım. Reprodüksiyon yaparların önce ve sonra yaptıkları işlere bakmak lazım. Para değerinden bahsetmiyorum. Spekulasiyona girmeden önce ve girdikten sonra yaptıklarının arasında ne kadar büyük bir fark olduğunun analizinin yapılması lazım. Yani birden piyasa malı olmuş sanatçının yapıtlarının analizi yapılmalı: Öncesinin ve sonrasının. Nasıl bir değişime uğradığının analizi yapılmış mı?&lt;br /&gt;-Analiz yapmaya kalkışsak örneğin malzemenin değiştiğini mi görürüz? Boyutların ya da medyanın değiştiğini? Fiziksel özellikler mi değişir?&lt;br /&gt;Yapıt fabrikasiyon kokmaya başlar. Tabii bunu keskin bir göz anlar. Ve bu, sistemin işine gelen bir olaydır. Bu sürüm meselesine girer. Yani yapıtın seyrinin tartışılmasından çıkılıyor, reprodüksiyona geçiliyor. Bu yana girdiğin vakit müşteri rahatlıkla devreye giriyor.&lt;br /&gt;Peki o zaman bundan bir müze ne kadar nasibini alır? Dolayısıyla Pompidou’daki sergiye dönelim. Sizin deyişinizle “reprodüksiyonların” yayılması, müşterilerin çoğalması işte bir sanat eserinden bir mal diye bahsedilmesi. Müzeler daha çok izleyici çekmek istiyorlar. İşte bu bir sürü müze yapılıyor. Mimarlar çok önem kazanıyor. Siz bugün bize sergiyi gezdirirken dediniz ki “ben cevap veriyorum ve ilk kez bu fiili kullanıyorum”. Serginiz aslında hangi sorulara cevap veriyor?&lt;br /&gt;Şimdi Pompidou merkezinin ilk mimarlık hali değişti. İlk başta şeffaf bir mimari anlayışı vardı. Dışarıdan içerisinin ve içeriden de dışarısının görüldüğü bir mimariydi bu. Ve burada dolayısıyla, yani bu içeriden dışarıya, dışarıdan içeriye geçişleri mümkün olduğu kadar açmak yani bu sınırsızlığı dile getirmek önemliydi.&lt;br /&gt;-Renzo Piano, bu binanın mimarı. Bir konuşmasında bu binayla ilgili çok ilginç bir şey söyledi: ‘Ben Pompidou’yu dünyanın daha iyi bir yer olacağı inancıyla yaptım. Bina da hem bu inanç hem de fonksiyon vardır’ dedi. Çok önemli bir açıklama değil mi?&lt;br /&gt;Sen şimdi 70’lere oturttuğun zaman bu normal. 1960’ların birçok politik tanımlarının canlı olmaya başladığı zamanlar işte o zamanlar. Mesela bu binanın önünde bir piazza var. Bu meydan, büyük bir mekan. Bunu kayıp bir mekan olarak görenler başta artık bugün. Bu buluşma yerini de ele geçirmek isteyenler… Bir zamanlar etrafı hava dolu, nefes dolu bir mekandı burası. Ama devir maalesef değişti. İçeride doldurulmuş duvarlar yoktu. Sergilere göre mekânlar doğuyordu. Ama burayı da klasik anlamda müzeye dönüştürdüler. Yani duvarlar koydular tabii ekonomik meseleler çıktı. Ve mimariyi kırdılar yani bu şeffaflığı kırdılar. 19. yüzyıl müze mimarlığı. Yani bir mekana giriyorsun ve sağlam duvarlar var. Düşündüğünün o mimarinin içinde kaymasını kestiler. Aslında benim sergim buna cevap veriyor.&lt;br /&gt;-Bir sergi yapmak demek para demek. ‘Reprodüksiyon’ yine karşımıza çıkıyor. En son İstanbul Modern’deki serginizde siz de bunu yaşadınız. Bambaşka bir şey yapmak istediniz ama yapamadınız. Pompidou gibi aslında sizin kafanızdakine duvarlar koymuş olmadınız mı?&lt;br /&gt;İlk projemi yapamadım.&lt;br /&gt;-Sergiyi yapmaktan vazgeçmediniz de neden uzlaştınız?&lt;br /&gt;Bir gecelik düşünce zamanı vermiştim kendime. Ya serginin kolunu keseceksin yahut başka bir cevap vereceksin. Ben tabii o serginin kolunu kesmeyi kabul etmeyecektim. Ve eğer başka bir sergi konsepti doğuramamış olsaydım bu sergiyi yapmayacaktım. Şunu söyleyebilirim, iyi ki para sıkıntısı oldu diyeceğim. Böylece yeni bir cevap yaratabildim. O mimariyi olduğu gibi terk edilmiş bir mahalle olarak ele aldım. Hiç değiştirmedim. Benim İstanbul’daki Site sergimin mekanı benim atölyem oldu. Aslında daha klasik bir sergi yapacaktım. Bu sergide de mesela Brancusi atölyesi ilk kurulduğu zaman cam falan yoktu. Şimdi atölye camlarla çevrili, toz yok üzerinde. Yaşam yok.&lt;br /&gt;-Sabaha kadar mücadele ettim Beuys için, dediniz. Kim verdi ya da vermedi bu izinleri president mı?&lt;br /&gt;Müzenin direktörüyle konuştuk. Burada baş küratör diye bir şey yok. Kararları direktör verir.&lt;br /&gt;-Peki size diyelim ki üçüncü katı verselerdi. Müdahale yerine sergi yapmayı tercih etmez miydiniz?&lt;br /&gt;Hayır. Burada klasik mekanlarda bir sergi istemiyorum. Baştan beri istemedim. Benim 1979’daki sergim de, 1993’teki sergim de böyleydi.&lt;br /&gt;‘79, ‘93 ve 2010’daki müdahale serüvenleriniz içinde en çok yoranı en sonuncusu, sizi en özgür bırakan 1979’da Pontus Hulten olmuş anlaşılan…&lt;br /&gt;Gayet tabii.&lt;br /&gt;Buradan da şöyle bir sonuç çıkar mı? 1968’den sonra dünya giderek hiç olmadığı kadar muhafazakarlaştı. 1968 değerleri yerin altında bir yere gömüldü…&lt;br /&gt;Sarkozy’nin hiç sevmediği bir şey varsa bu ‘68’in düşüncesidir. Onu silmeye çalışmıştır.&lt;br /&gt;1968’te tam neredeydiniz?&lt;br /&gt;Paris’te.&lt;br /&gt;Bütün o sosyalistlerin, sitüasyonistlerin, anarşistlerin gösterilerini solumuş, dünyayı değiştirmek isteyip değiştirememiş birisi olarak yenildiğinizi, yenildiklerini düşünüyor musunuz?&lt;br /&gt;Hayır, hayır… Niye değiştirememiş diyorsun? Bütün bu düşünceler olmasaydı ne bir Deleuze olurdu ne Derrida... Bunlar ışıklardırlar. Birtakım kişiler bu ışıkları gören insanlar… Halen bazılarını göremiyorum. Çok güzel bir kitap çıktı bugünlerde inşallah Türkçeye çevirirler. Georges Didi-Huberman diye bir sanat tarihçisi ve felsefecisi var. Onun bu ışıklar üzerine bir kitabı var. 1975 yılı geldiğinde Mussolini’nin faşizminin aşıldığını, onun daha beterine girildiğini söylüyor. Yazısında en ufak bir ışık yok. Anlıyor musun? 1940’larda yazdığı ışıklı yazısı ve 1975’te yazdığı karanlık yazısı.&lt;br /&gt;Dün sergiyi gezerken sordum ve şimdi yanıtınızı konuşmak istiyorum. Müze kırıcı mısınız dedim, hayır, dediniz. Sizde müzeye inanç var. Müzeyi eleştirirken aslında yapıcısınız. Daha iyi bir müze insanlık için… Onun varlığını onaylıyorsunuz. Dolayısıyla modernistlerin müze eleştirisinden farklı değil mi sizinki?&lt;br /&gt;Ben müzeye süreklilik kavramını sokuyorum. Dondurulmuşluk, hak mahrumiyetleri meselesini konuşmuştuk. Ona bağlı tabii. Sonuçta bu dondurma yerine sürekliliği dile getirmeye çalışıyoruz. Modernistlerden kimi kast ediyorsun mesela?&lt;br /&gt;-Marcel Broodthaers’i mesela… O müzeyi eleştirirken onun varlığını onaylamıyor. Pek çok müze eleştirisi yapanlar gibi aslında müzeye inanmıyor. Onu dışlıyor. Siz ise inanıyorsunuz…&lt;br /&gt;Hepsi arkadaşlarım… Broodthaers’i cok yakından tanıdım. Yaptığı en iyi işler, müzelerde olan sergileridir. Çünkü o müzenin eleştirisini getirir. Onun referansı 19. yüzyıldı. Referansını model olarak alıp onu tersine çeviriyordu. Ben o kadar farklı değilim. Müzeye inanmıyor olsaydı, müzenin malzemesini kullanmazdı. Şimdi mesela laf bizim ağzımızın içinden yaşarak çıkıyor. Ağzının içini bir müze olarak alabilirsin. Nasıl ki sözcüklerle bir kavram yaratıyoruz. Ağzımızı kapatıp brrr brrr yapmıyoruz. Broodthaers’de de bir model var. O modeli değiştirmeye çalışıyor. Sürrealizmle vuruyor, görsel siirle vuruyor. Onun döneminde, onun ele aldığı, sonuçta XIX yüzyıl tipi müze. Liberal burjuvazinin rahat girebileceği bir yer. Eleştirinin olmadığı… Çiçek koyduğun zaman bile o çiçeğin sallantısını görmediğin bir yer… Her şey yerli yerinde ama yavaş yavaş bunun kırılmaları başlıyor. Broodthaers bu kırılmaları başlattı.&lt;br /&gt;-O halde sizin müdahalelerinizi, o modernist müze fikrine ve dolayısıyla modernist müze eleştirisine eklemleyebiliriz…&lt;br /&gt;Bugün müze, Pompidou mesela, öylesine kalıplaşmış ki nefes almak çok zor. Hatta çalışanlarda da bunu gördüm. Bir umutsuzluğun sınırına kadar gidiyorsun. İnanılmaz bir iş bölümü ve nefes alman zorlaşıyor. Bunun içinde sen bir köstebek gibi bir şeyler kazıyorsun. Bakıyorsun ki birtakım işler ölmek üzere demek ki senin işlerin de ölebilir. Burada devreye giriyorum anlıyor musun? Aslında ben bu sergimde hiçbir acıyı göstermek istemedim. Ama dibini kazıdığın zaman çok acı var burada. Ben Beuys’un işinin ışığını henüz değiştiremedim. Bunun kararını vermek haftalar sürüyor. O soğuk ışığın içinde yaşaması çok zor. Benim için bir başkaldırmadır bu. Ama başkaldırırken hangi işleri getiriyorum ben? Renkli işleri en rahat işleri getiriyorum. Tabii bu sorunlar Türkiye’de olmayan sorunlar henüz. Burada yüz asır geleneği var müzelerin. Biz daha işin başındayız.&lt;br /&gt;-Batı cephesinde son durum nedir? Beuys’un ışığını değiştirmiyorlar mı?&lt;br /&gt;Değiştirecekler ama ben Brancusi’nin atölyesinin etrafındaki camekanı kaldıramayacağım. Ama bunun kaldırılması fikrini yapıtlarımla hissettirmeye çalışacağım. Bunu ben aşılamaya ve bunun ilk örneğini vermeye çalışacağım. Onlara kalkıp bu sergi aracılığıyla yapıtların yaşaması gerektiğini anlatıyorum ama vakitleri yok. Bürokrasiye girmiş. Bir de alışılmışlıklar doğmaya başlıyor. Bunu görüyorsun. Hani Kafka’nın Metamorfoz’unda hayvana alışıyorlar ya o evde yaşayanlar o değişmiş hayvana direkt alışıyorlar… İşte bu alışılmışlıklar… Sanat bununla mücadele eden bir şeydir. Aslında bu sana söylediğim Klimt’in 1895’lerde o kadını göstermesidir, elleri açık dışarıya yani izleyiciye bakan göğüslerini gösteren kadını.&lt;br /&gt;Pallas Athena demişken. 40 yılın başı Pompidou’yu kadın sanatçılar ele geçirdi ama ne yapıp edip siz ve sizin yüzünüzden Beuys, iki erkek sergiye sızdınız…&lt;br /&gt;İyi yapmadık mı? Kadın sanatçıların ürettiklerini bir araya getiren sergi çok sorunlu. Serginin ilk konseptinde feminizme dayalı bir tavır vardı. 70’lerden gelen tavrı sürdürme endişesi taşıyordu. Ama bu yapılmadı veya yapılamadı. Bu serginin konusu kadınlar oldu. Çok kötü. Kadın konu değildir. Ben Beuys’un işiyle birlikte kadınlar sergisine de cevap veriyorum. O renkli giysilerle… Çünkü bu sergiyi depolitize ettiler. Ben her zaman kadın sanatçıların gerçekleştirdikleri sergileri yakından izlemişimdir.&lt;br /&gt;Artık avangard işler yok ama avangardların stratejilerini kullanan işler mi ? Avangard artık bir retorik midir? Bir şey satıldığında artık avangard değildir tanımına ne dersiniz? Yoksa avangard o ışıktır ve hep birilerine görünecek midir?&lt;br /&gt;Üretmek lazım. Sen bir yapıt üreterek cevap veriyorsun. Bunu hiç unutmamak lazım yani. Ben istediğim zaman söyleyebilirdim yani sizin yaptığınız hatalı diye ama ben kalkıp orada yapıtı yürüterek cevap veriyorum. Burada gördüğün işler akademik işler. Avangard bana göre geçirici… O yüzden geçer. Bir yerden bir yere götüren… Alıyorum ve işte sizi başka bir yere götürüyorum. Ve orada birtakım şeylerin olabileceğini görüyorsun. Bu olabilme kavramı var ya ve bunu lafta yapmıyorum. Yapıtı yürüterek yapıyorum. Brancusi’nin atölyesine Pudovkin’in Asya Fırtınası filminden 20 saniye boyunca toz veriyorum. O tozları kendim çekebilirdim ama ben bir yapıtın içinde doğmuş tozu alıyorum.&lt;br /&gt;KUTU KUTU KUTU&lt;br /&gt;“Hrant Dink, Türklerle Ermenileri birleştirdi, ayrımcılığı bitirdi”&lt;br /&gt;-İstanbul Modern’deki serginizi Hrant Dink’e adadınız. Geçtiğimiz 19 Ocak’ta Hrant’ın oğlu Arat’ın konuşması bizi üzüntüden bir kez daha mahvetti. Babasının büstünü yıkmak istediğini söyledi, canlı seviyorum insanları, dedi… Çok önemli mesajlar bunlar. Bir şeyler yapmak gerekiyor bir an önce… Siz nasıl hissediyorsunuz? Bir şeyler yapmak istiyor musunuz bu konuyla ilgili özel olarak?&lt;br /&gt;Hrant Dink, yaptı bunu. Birinin içinde kalkıp insanlar birleşti. Böyle bir dil yoktu. Bir dil doğdu. Bir dilin altında insanlar birleşti. Ben bu ışığın yaşayacağına inanıyorum. Bunu unutmamak lazım önce. Bilhassa onu unutmamak, iyi tutmak lazım.&lt;br /&gt;-Biz İstanbul’da zaman zaman umutsuzluğa kapılıyoruz. Babasına ağlayamayan Arat’ın karşısında mahcubuz…&lt;br /&gt;Hayır. Benim bünyemde öyle bir umutsuzluk yok. Yok. Belki de annem beni üç sene emzirdiği için bilmiyorum yani en zor durumlarda bile umutsuzluğa kapılmam. Öyle bir bünyem yok.&lt;br /&gt;-Peki Avrupa’da davanın sürecini etkileyebilecek bir şeyler yapabileceğinizi düşünmüyor musunuz?&lt;br /&gt;Benim Diaspora Ermenileri’yle pek bir yakınlığım yoktur. Benim yakın olduğum İstanbul Ermenileridir. Dolayısıyla Hrant’ı çok sevmişimdir. Bilhassa sonu kafadan silmek lazım. Hrant’ın ölümünün bir şey yıktığını, onu çevirip, gerçekleri açtığını söyleyeceğim ben. Ermenilerle Türkler bu kadar birleşmezlerdi . Nerede gördün şimdiye kadar böyle bir birleşmeyi? Türk tarihinde var mı böyle bir şey? Ermenilerle Türkler beraber nefes almaya başladılar.&lt;br /&gt;-Sizin hem Fransa’daki Ermeni yılında ve Türkiye yılında birer sergi yapmanızı bu dayanışmanın bir örneği olarak mı düşünmeliyiz?&lt;br /&gt;Ben başka birtakım şeyler de önermiştim, Şimdilik güme gitti ama güme gidecek değildir. Fransa kalkıp Ermeni yılını yapıyor, 3 sene sonra Türkiye yılını yapıyor. Genç Ermeni ve genç Türk sanatçıların beraberce Fransa’da sergi yapılmasını, bu serginin Türkiye’ye ve Ermenistan’a gitmesini önermiştim. Bu açılım var. Yani bu olacak. Mesela son bienalde kalkıp sorun oldu mu Ermeni sanatçılarla Türk sanatçıların bir arada sergi açması? Olmadı. Tüm bunlar kalkıp Hrant’ın getirdikleri… Benim İstanbul’daki son sergimle ilgili dünya kadar yazı çıktı. Bana karşı en ufak bir şey hissetmedim. Bu ayrımcılık Hrant’ın kalkıp bitirmeye çalıştığı bir şeydi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9120898316273796863-4771435370220150955?l=sanatatak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatatak.blogspot.com/feeds/4771435370220150955/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9120898316273796863&amp;postID=4771435370220150955' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/4771435370220150955'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/4771435370220150955'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatatak.blogspot.com/2011/11/sarkisle-soylesi-paris.html' title='Sarkis&apos;le söyleşi (Paris)'/><author><name>Sanatatak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13149509989696743099</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R9Ra6u802nI/AAAAAAAAACA/GqCxR6TL1nY/S220/baitar%C3%BCthi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9120898316273796863.post-6689129437533353980</id><published>2011-11-19T03:18:00.001-08:00</published><updated>2011-11-19T03:18:57.263-08:00</updated><title type='text'>Atıl kunstla söyleşi</title><content type='html'>“Belki de yeniden ütopyaların peşindeyiz”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-AtılKunst'u bir devrimci web girişimi olarak tanımlarsam ne dersiniz? Siz nasıl tanımlamak istersiniz?&lt;br /&gt;Gözde İlkin- Aslında ‘devrimci web girişimi’ büyük punto bir tanım olur. Çünkü bizim dışımızda da web üzerinden sözünü söyleyen ve derdini görselleştiren pek çok grup ve kişi var. Atılkunst da bunlardan biri; üç yıldan beri gündem üzerinden bir okuma yapmanın haftalık bir ihtiyaca dönüşmesi şeklinde devam eden Gündem Fazlası çıkartmalarını internet aracılığıyla paylaşıyoruz. Mail listemize iletiyoruz, blog’a yüklüyoruz, isteyen basıp yapıştırabilir ya da bizim yapıştırdığımız internet ortamından izleyebilir. Atılkunst kendiliğinden, hiçbir grup kurma fikri olmadan gelişiverdi… ‘Hadi sanat yapalım’ diye çıkmadı. Zaten üçümüz de farklı hayat ve zamanlarda kendi üretimimize devam ediyoruz. Atılkunst ‘hadi sanat yapmayalım!’ diye çıktı demek daha doğru: İlk başta tüm o hayat koşturmacası içerisinde biraz durup dinlenmek, paylaşmak ve deşarj olmamızı sağlayan bu bir araya gelişlerin görüntülerini bilgisayarımıza kaydetmekle başladı. Sonrasında Türkiye’de olup biten, aslında bir türlü bitmeyen gündem konuları üzerinden konuşmaya ve gündem okumaları yapmaya başladık. Gündem o kadar birikti ki hard disklerde yer kalmayınca web üzerinden çıkartmaları paylaşmaya başladık.&lt;br /&gt;Gülçin Aksoy- Hani kendimize desek desek ironik bir şekilde ‘Kendinden Menkul Gündem Bombacısı’ derdik.&lt;br /&gt;-Özellikle bir süre basına çıkmaktan ya da tanınmaktan kaçındınız. Bu bir strateji miydi? Ben de iki yıldır sizinle söyleşi yapmaya çalışıyorum... Bu bana göre hızla kurumsallaşmamak, normalize olmamak için verdiğiniz bir mücadelenin parçası… &lt;br /&gt;Gülçin Aksoy- Kurumlaşmamaya çalışmak elbette bu işin bir parçası fakat asıl mesele daha özgür konuşabilme ve üretebilmekti. Kendini gizleyerek popüler olma stratejisi değildi. Şu anki görünürlüğümüz kendiliğinden gerçekleşti. Çok çalışan ve üreten insanlarız, ister istemez görünüyoruz ve bunu gizlemek de popülist bir strateji olacağından durumu doğal akışına bırakıyoruz. Olabildiği kadar farklı yerlerde etkinlikler yapıyoruz. Ve nerede olursak olalım sözümüzden taviz vermiyoruz.&lt;br /&gt;Yasemin Nur Toksoy- Çoğunlukla üretimlerimizin malzemesini basılı ve veya web temelli medya yayınlarından alıyoruz. Bu gibi yayınların bizim için hazır-materyal durumunda olması içine girdiğimiz anda bizim de materyal olacağımızı düşündürdü. Geçmiş eylemlerimizde zaman içerisinde “içeriden çalışmak” üzerine düşüncelerimiz pekişti. Bugün bu gibi bir varoluşa yani basılı bir yayının içinde materyal olma durumumuza daha ironik bakabiliyoruz. Bir anlamda çıkış yaptığımız mekana yerleşmek gibi bir şey...&lt;br /&gt;-Sanal çıkartma istifcisi olarak da kendinizi tarif ediyorsunuz. Çıkartmanın sanal olanı sonsuz yapışır ve daha mı kalıcıdır?&lt;br /&gt;GA-Kalıcı olup olmamasını hiç düşünmedim aslında. Ortaya bir taş atıp dağılmasını görmek gibi. Ama bu söylediğin de hoşuma gitmedi değil. ‘Çıkartmanın sanalı sonsuza kadar yapışır..’&lt;br /&gt;Y.N.T- Kalıcılığı bu teknolojinin yaşam süreci ve dinamikleri ile direk bağlantılı. Sonuçta kodlara bağlı, kodlamalara bağlı bu veriler yumağında sonsuzluk elektrik kesintisine kadar var. Bu biraz da kurgusal ve hatta romansal bir sonsuzluk... Gerçekte çıkartmalar bir duvar yerine sanal ortamdaki bir ara yüz duvarına yapıştığı için yok olmuyor ama altta kalıyor. Her haftasonu bir çıkartma eklendikçe altta kayıyor. Çıkartma katmanı, katmerli çıkartmalar, adları üzerinde gündem fazlaları... Bu çıkartmalar için ağırlıklı olan kalıcılıkları değil geri dönülebilir, tekrar bakılabilir olmaları. Bu anlamda tüm çıkartmalar aynı anda var olabiliyorlar. İnternette ardışık zamansal düzlem bir anda yok oluyor. Çıkartmalar üst üste farklı zaman dilimlerinde yapıştırılsa bile aynı zaman diliminde var olabiliyorlar.&lt;br /&gt;G.İ: Evet ‘sanal çıkartma isifçisi’yiz. Webdeki sonsuz biriktirme hastalığına biz de dahiliz. Sokakta karşılaştığımız stencil, çıkartma paylaşımının gelip geçici, üzerine yeniden müdahale edilebilir olması ile kurulan diyalogun sanal olanını internet ortamında yakaladık diyebiliriz. Gündemden seçtiğimiz bir sözü, görüntüyü sanal ortamın boşluğuna atıyoruz ve çıkartmaları yakalayan kişilerle bir diyalog başlıyor, her gelen yanıt ‘Gündem Fazlası’nı daha da zenginleştiriyor; gündeme yaptığımız müdahaleye müdahale ediyor. ‘Gündem Fazlaları’ için sonsuz yapışkanlık önemli, çünkü her haftanın gündeminden oluşturduğumuz Atılkunst gündemi biriktikçe, her yılın haftalık gündeminden bir detayı bizim dilimizde izlenebilir kılıyor. Bir nevi almanak gibi düşünebiliriz.&lt;br /&gt;-İnternete yüklediğiniz anlamı konuşmak istiyorum. Brian Holmes'ün do it yourself üsülü direnme biçiminin ideal mekanı... İnternet bir araç mı, amaç mı peki sizin için?&lt;br /&gt;GA: İhtiyaçtan doğduğunu söyleyeceğim. Atılkunst için internet varolmasının birinci koşulu… Fiziksel uzamdan çok daha kolay ulaşabildiğiniz yerlere ulaşabiliyorsunuz ve sözünüzü söyleyip yayabiliyorsunuz. Hem de çok ucuza… Onaylanmak ya da reddedilmek endişesi taşımadan. Bütün bunlar siz önemsediğiniz sürece sizi etkiliyor. İnternetin oluşturduğu bir yaşam ve düşünce biçimi var artık. Böylelikle kendi kendinizi örgütleyebiliyor, resmi olmayan ya da hiçbir kurum ya da kişiye bağlanmayan birliktelikler oluşturabiliyor, belki de Türkiye tarihinde daha önce olmadığı kadar sivil olabiliyorsunuz… Çoğulculuğun mekanı. Ne diyeyim bence internet medyumların medyumu. Her ne kadar ‘en’lerden yana olmasam da… Sanatçının bundan payını alması ya da bu söze katkıda bulunması kaçınılmaz, artık dünyayı fotoğraf, video, enstelasyon gibi yollarla da temsil etmeye başladık veya bu diller arasında da bir yol arıyoruz. Böylece başka çıkış yolları da olabileceğini deneyliyoruz, bazen asla değişmez olanın değişimine işaret ediyoruz. Dramatize ediyoruz… Sistemin görmezden gelinen başarısızlıklarının altını çiziyoruz. Belki de yeniden ütopyaların peşindeyiz.&lt;br /&gt;G.İ.: Bilgisayar ve web üzerinden üretim yapıyoruz. Atılkunst için ürettiğimiz her sözü, görüntüyü bizim için bir mekan haline gelen hard disklerimizde taşıyoruz ve internet üzerinden paylaşıyoruz. İnternet bu anlamda Atılkunst’un sokağı, duvarı, sözünü söyleyebildiği, aynı zamanda da gündemi didikleyebildiği bir araç oluyor.&lt;br /&gt;Y.N.T: Gündem fazlası ile her hafta internetteki posta adreslerine çıkartma yapıyoruz. Bu çıkartmalarla haftalık gündeme cevap verme arzumuzu ısrarla tekrar ediyoruz. İnternet bu anlamda cevap verme arzumuz için bir araç, yaptığımız çıkartmalara aldığımız cevapları düşündüğümüzde ise bir amaç.&lt;br /&gt;-Gündem egzersizleri serginiz, Outlet'teki işiniz, Tatbikat'a bireysel olarak katılımınız? Bütün bunların ortak kaygısı nedir? Sizin birbiriniz için de bunu soruyorum ortak kaygınız nedir?Ya da farklı doğalarınızı birleştiren o çıkartmada ne yazıyor?&lt;br /&gt;G.İ: Outlet’ teki düzenleme, Berlin de gerçekleşen ''Ayaklarımın altında cenneti değil dünyayı istiyorum'' İstanbul Next Wave sergisinde sunduğumuz; şimdiye kadar biriken tüm Gündem Fazlalarının gösterildiği serginin bir küçük versiyonu diyebiliriz.Berlin deki sergide ilk defa bütün gündem fazlalarını bir arada gerçek bir mekanda sunma şansımız oldu. Outlet te ise Sadece 2009 Gündem Fazlalarını ‘Ajanda 2009’ adı altında düzenledik. (&lt;a href="http://outlet-istanbul.blogspot.com/" target="_blank"&gt;http://outlet-istanbul.blogspot.com/&lt;/a&gt;)&lt;br /&gt;Gündem, bazen çıkartma üretiminin dışında diğer sanat disiplinlerinden faydalanarak görünür kılabildiğimiz fikirler sunuyor. Bunlardan biri de Gündem Egzersizleri: Platform misafir sanatçı programına dahil olduğumuz aylarda başlayan bir süreçti, mekanda çalışırken dahil oluverdiğimiz İstiklal caddesi eylem sesleri ve görüntülerinin bizim gündemimize dahil oluvermesiyle oluşmaya başladı.Gündem Egzersizleri ,eylemlerdeki hareket ve seslerden çıkışla oluşan bir video ve gündem atıkları ile Kadıköy –Moda da Sevil Tunaboylu ve Erkin Gören ‘in mekanı ‘Mtaar’ da sergilendi.&lt;br /&gt;( &lt;a href="http://www.mtaar.org/" target="_blank"&gt;http://www.mtaar.org/&lt;/a&gt;)&lt;br /&gt;Tatbikat , Atılkunst’un dışında işleyen başka bir birikim noktası. Tatbikat’ta kişisel olarak varız. Serdar Yılmaz, Elif Öner, Nadide Argun, Gülçin Aksoy, ve Yasemin Nur Toksoy ile oluşturduğumuz ve kişisel birikimlerimizden, geçmişlerimizden yola çıkarak tatbik ettiğimiz, yani deneyimlediğimiz bir süreç. Bizim için bir deney alanı olması nedeniyle sürecin adı Tatbikat. Bu ekiple belli dönemlerde bir araya gelip fikir paylaşımı yaşadığımız, belirlenen süre içerisinde üretim yapıp, aynı mekanda izlenebilir kıldığımız farklı bir sergi anlayışı içerisinde çalışıyoruz. Geçen yıl Hafriyat Karaköy de ilkini gerçekleştirdiğimiz süreç bu yıl Manzara Perspektif ‘ in mekanlarından birinde gerçekleşti.&lt;br /&gt;(&lt;a href="http://www.tatbikat-tatbikat.blogspot.com+-/" target="_blank"&gt;www.tatbikat-tatbikat.blogspot.com -&lt;/a&gt; &lt;a href="http://www.manzara-perspectives.com/" target="_blank"&gt;www.manzara-perspectives.com&lt;/a&gt; )&lt;br /&gt;Her sergi süreçleri ve üretim süreçlerinin, hem bireysel hem de grup olarak kurduğumuz diyalogu geliştiren, üretim sekillerimizi zenginleştiren süreçler olması bakımından önemli olduğunu düşünüyorum.. Grup olma halini, birlikte çalışmanın nasıl olabileceğini yeniden öğreniyoruz diyelim.Bu sergileri görünür olmak adına yapmıyoruz. Her sergi süreci ve grup çalışması kendimizi geliştirdiğimiz birer okul gibi ..&lt;br /&gt;Birikimleri, hiçbir ego çatışmasına düşmeden paylaşabilmek, birlikte öğrenmeye devam etmek, nereye kadar gidecek kaygısı olmadan üretime devam etmek grup çalışmasının devamlılığını sağlıyor. Belki o çıkartmada yazan, gündem için ‘acil durumda camı kırınız!’&lt;br /&gt;G.A: Benim kendi doğamla ilgili bir belirleme yapmam gerek bu noktada. Dünya ile aramdaki ilişki de görmeden sonra ki ilk etap , dokunmak hatta dokunarak algılamaktır. Mecazi olarak cevaplamaya devam edersem, birinden ötekine dokunarak yaşamak gibi. Kişisel üretimlerimde ortak nokta nereye dokunduğumu bilmeye çalışmaktır ki bütün sözünü ettiğimiz birlikteliklerin başlangıcı kişisel üretimdeki bu bakış açısıdır. Bana gore ortak çıkartmada, birbirimizden çok farlı kişiler olsak da ortak deneyimi paylaşma ve çoğaltma enerjisi yazıyor. Potansiyel enerjinin kinetik enerjiye dönüşmesi, lise yıllarının fizik bilgisinin üzerine eklenmiş kimlik sancıları, Hatta o yıllardan boğazımıza düğümlenmiş, söylenememiş sözlerin söylenmesi, o kitapların içindeki ile hesaplaşma vs..&lt;br /&gt;Y.N.T: Biz farklılıklarımız ve benzerliklerimizle, ortak ve bölen kümelerimizle yanyana duruyor ve beraber üretiyoruz. Beraber yol alıyor yazıyor beraber yaşıyoruz bundan daha fazlasını yapmıyoruz. Beraber oluşturduğumuz çıkartmada “gel seninle yarınlara koşalım” falan yazar...&lt;br /&gt;Mesela bu anlamda Tatbikat da beraber yaşamak altı kişinin beraber yaşaması ve üretmesi üzerine. Yine şekil olarak, Outlet’deki 2009’a ait çıkartmaları beraber ve yanyana koyduk. 2009’un gündem fazlalarını hepberaber farklı bir alanda görmüş olduk. Oradakilerle beraber yaşadık.&lt;br /&gt;-Birbirinizi bu anlamda tarif ve hatta anlatmanızı istiyorum... Gözde sen Gülçin'in, Gülçin sen Yasemin'in ve Yasemin sen de Gözde ya da Gülçin'in sanatsal üretimini anlatır mısın kendi cümlelerinle... Çünkü bu da benim sizinle ilgili önem verdiğim bir konu. Bireysel üretimlerinizle kolektif üretimlerinizin bir arada ama ayrı nehirlerde akabilmesi çok önemli ve vurgulanması gereken bir durum....&lt;br /&gt;-Gündemin yıpratıcı etkilerine karşı ne öneriyorsunuz peki? Gündem egzersizleri prospektüsünde ne öneriliyor?&lt;br /&gt;G.A.: Gündem egzersizleri prospektüsünde tabi ki meseleye yine ironik yaklaşıyoruz. Bu prospektüs en azından ben kendimi bildim bileli değişmez ve onun ritmi her zaman tat a tat a dır…Yani bu coğrafya da bir şeyler yaşanır, insanlar yıpranır haksızlığa uğrar, (dünyanın bir çok köşesinde olduğu gibi) kaşı çıkılır, hatta her gün karşı çıkılır, bazen sesleri tepeden kesilir, gelin görün ki karşı çıkmanın ya da bastırılmanın ritmi hiç değişmez. O hep tat a ta dır. Bu değişir gibi görünen sınırları her daim belirlenmiş ritm üzerinedir gündem egzersizleri prospektüsü…&lt;br /&gt;Y.N.T: Yaşınıza, boyunuza, geçmişinize, hayat tarzınıza, dayanma gücünüze bağlı olarak olabildiğince gündemin tekrarlarının, dönüp önümüze tekrar tekrar gelen sunulan durumların farkına varmanızı ve olabildiğince, sadede gelmenizi, sadede gelemesiniz de, sadede yaklaşmanızı öneriyoruz.&lt;br /&gt;Ayrıca herkesin elini meselelere koyup, onları ellerine alarak ısrarcı olmaya hakkı ve olmakta haklı olduğunu düşünüyoruz.&lt;br /&gt;G.İ: Yaşadığımız ülkede herkes için bir gündem önerisi var ve çoğu insan da gündemin yıpratıcı etkilerine karşı sesini duyurmak için kendine bir tepki alanı belirliyor. Baktık ki prospektüs dili ve önerisi; gündemin bireyde yarattığı rahatsızlığa karşı geliştirdiği tepki şeklini tanımlamamız için keyifli bir araç oldu. Biz de bu tepki alanlarını; eylem ve yürüyüşlerdeki hareket, ses ve aracı nesneleri kendi bakış açımızdan prospektüs ile tarif ettik.&lt;br /&gt;-Sizi en çok yıpratan gündemler neler oldu mesela bugüne kadar hala etkisini atamadığınız?&lt;br /&gt;G.A: Sanıyorum ben en fazla Ceylan dan etkilendim ve bu etkilenmenin yine medya sayesinde ya da Ceylan’ın gazete de yayınlanan fotoğrafı yüzünden olduğunu biliyorum. Yani tabi ki küçük bir kız çocuğunun parçalanmış bedeni karşısında tepkisiz kalamazsınız, fakat Ceylanın size doğrudan bakan o fotoğrafı , bir fotoğrafın gücünü gösteriyor. Ve bu şekilde yok olan yüzlerce çocuğu düşünüyorsunuz.. Ve tabi ki diğerleri… Dink, açılım , vs&lt;br /&gt;Y.N.T: Gündemin kendisi, gündemin oluşturulma ve kimi zaman sadece kendinden oluşma biçimi, gündem fazlalarını gönderdiğimiz iki seneyi aşkın bir sürede seneler ve aylar içinde oluşan gündem tekrarları, bu sürekli tekrar, başladığın noktaya dönme durumu, ve yine kişisel gündemlerle kesişme anlarının vurucu ve afallatan etkileri oluyor. Kişisel ilişkilerimde bocaladığım bir durumun iz ve eş düşümünü gündemde ve bugün görüverince tüylerim diken diken oluyor.&lt;br /&gt;G.İ: Gündem Fazlası üretimine ilk başladığımız dönem, bize en çok malzeme sunan ‘seçim’ dönemine denk gelmişti. Bunun dışında din, dil, ırk cinsiyet üzerinden sorgulamaların ve faili meçhullerin yaşandığı ve halen süre gelen bu belirsiz dönemler, bizim de kilitlendiğimiz, kendimizce sorguladığımız ve işaret etmek, hatırlatmak adına üretime geçtiğimiz dönemler…Bazen tüm bu durumlar içinde kör-sağır-dilsizi oynayanların karşısında, o kör-sağır ve dilsizlere durumun vahametini anlatmaya devam ederken buluyor insan kendini.. i.. Dink cinayeti gibi ..katilin bilindiği ama görmezden gelindiği pek çok cinayet gibi&lt;br /&gt;-Hrant Dink'i andık geçen hafta... Oğlu Arat'ın konuşması sırasında tıkandık üzüntüden, çaresizlikten... Babasının büstünü yıkmak istemesinden, insanları canlı sevmesinden... AtılKunst bu gündeme ilişkin ne düşünüyor? Bağımsız bir sanat kolektifi olarak ne yapılabilir?&lt;br /&gt;Y.N.T: Bu soruya bence zaten cevap arıyoruz, aradık ve arayacağız... &lt;br /&gt;Self-direnç otonom bir ağ ve alan kurulduğu anda hızla demin de dediğim gibi normalize olabiliyor, kurumsallaşabiliyor... Bunun kaygısını duyuyor musunuz? Böyle olmamak için kendinizi nelerden koruyorsunuz? Ya da önlem alıyor musunuz?&lt;br /&gt;G.A: Aslında Atılkunst doğası gereği normalleşemiyor.. Zira Atılkunst un konusu Gündem’ ve Gündemi okuyamama üzerine çalışıyor. Gündem sürekli değişiyor, sürekli belirleniyor.Atılkunst ta biz mümkün olduğunca gündeme gündem değilmiş muamelesi yapıyor, yanlış okumalar yapıyoruz. Baştan beri hareket noktası bu olduğundan hem değişmeyen hem de değişen arasında hiç bitmeyen, sona ermeyen bir dert sahibi oluyoruz. Derdimiz öyle büyük ki korunmak ne kelime ,dönüşmeye mahal kalmıyor.. Yani şu an meşrutiyet krizi bizi pek de etkilemiyor..&lt;br /&gt;Y.N.T: Biz kurumsallaşamıyoruz onu farkettik olmuyor. Üç kişi beraber örneğin bir odaya girerken bile içlerinde bir ritm, farklı dirençler, kabuller, birbirini anlayış var. Aynı anda eşikten geçemeyeceğimize göre birbirimizin kişisel ritmini de çok iyi kavradığımız için (kendiliğinden) bu güne kadar kapılarda sıkışmadık. Odalarda da kalmadığımızdan ve hep hareket halinde olduğumuzdan dolayı kurumlaşmadık.&lt;br /&gt;G.İ: Başta konuştuğumuz gibi.. sanat yapmak, kurumsallaşmak, görünür olmak adına bir araya gelmedik. Gündem in gidişatına tutulup, kendiliğinden gelişen ve devam eden bir sürecin içindeyiz. Zamanla hem üretimin sürekliliği hem de görünür olmaya başlamak, istesende istemesen de seni sistemin içine dahil ediyor, etiketleniyorsun, bu noktada kurumsallaşma kaçınılmaz oluyor.&lt;br /&gt;-AtılKunst'un farklı ülke deneyimleri, buranın gündemiyle oraların gündeminin ayrı düşmesi, neler düşündürüyor ?&lt;br /&gt;G.A: Böylece daha da yanlış okumalar yapabiliyoruz. Almanya sergilerimizin birinde iki kule arasına mahya asmıştık.. Ve sözü buradan oraya taşıyıp ‘Sadede Gel’ dedik.. Öte yandan Alman standartlarına takılan mahyamız sadede gelene kadar dokuz doğurduk..&lt;br /&gt;Y.N.T:Atılkunst bu coğrafyada yaşayan üç insandan oluşuyor. Ve gündeme nerede bakarsa baksın nereden baktığı hiç değişmeyecektir. Atılkunst buralıdır.&lt;br /&gt;- AtılKunst, politikanın yanı sıra estetiğin gündemiyle nasıl hesaplaşıyor? Hatasız Kunst Olmaz bunu çok iyi anlatıyor mesela...&lt;br /&gt;G.A:Hepimiz plastik sanatlar eğitimi almış , hatta resim geleneğinden geliyor olmamıza rağmen atıl çıkartmalarında o kadar fütürsuzca yaklaşıyoruz ki, bütün estetik kaygılar içeriğe kurtban ediliyor, bazen kötü denebilecek, kitch denebilecek vurgular bile yapıyoruz.. Belkide sanat eğitimi aldık diye bu iş sanat oluyor, aslında sanat yapmak gibi bir derdimizde yok.&lt;br /&gt;Y.N.T: Hatasız Kunst olmaz hatamızla sevin bizi...demek bu...&lt;br /&gt;-Bu soru hepinize.. Sanat dünyayı değiştirebilir mi daha iyi bir yere dönüştürebilir mi?&lt;br /&gt;G.A:Sanat kendini yaşamdan ayırmadığı sürece dünyayı zaten değiştirir çünkü içindedir. İyi ya da kötü değişimse bütün bileşenlerin dönüşümüne bağlıdır.&lt;br /&gt;Y.N.T: İnsan bu dünyayı bu hale getirdiyse yine insan değitirebilir. İnsan üretimi herhangi bir fikir yeterli etki, gerekli dağılımla çok sesliliği herkesle eşzamanlı yakalabilirse belki...&lt;br /&gt;G.İ: Tabii ki sanatın toplumsal durumlar üzerinde etkisi kaçınılmaz.. Sonuçta sanat dünyanın gidişatından besleniyor..&lt;br /&gt;-AtılKunst radikal feminist bir grup mudur? Öyleyse Atıl Kunst'un feminizmi nasıl bir feminizm? Kadın sanatçı olma durumunu kadın olma durumundan daha az vurguluyorsunuz...&lt;br /&gt;G.A: Hani feminist olamamaya imkan var mıdır bilmem. Kadın ya da erkek ortada haksız bi durum varsa haksızlığı düzeltmeye çalışır ve doğal olarak feminist olursunuz. En azından yine lise yıllarında öyle öğremişlerdi.&lt;br /&gt;Y.N.T: Önce insan sonra kadınız ve sonra sanatçı. Radical yerine radicant humanist bir birlikteliğiz.&lt;br /&gt;G.İ: Bu bizim de üzerine düşündüğümüz bir durum oldu..Bizimle görüşmek isteyen birinin telefon açıp, Atıl Bey le görüşebilir miyim demesiyle ve ürettiğimiz çıkartmalar üzerinden de erkek bir okuma yapılmasıyla…Bize göre Atılkunst un bir cinsiyeti yok. Bu bir tepki alanı ve bu tepki alanı sözünü gündemin içinden çekip alıyor. Bu söz her cins, din, dil ,ırktan birinin sarfedeceği tepki sözcüklerinden biri olabilir. Belki de bundan bir önceki soru gündemin cinsiyeti var mı? &lt;br /&gt;-Gündelik hayatla sıkı fıkılığınızı bu yakın ilişkinin doğurduğu sanatsal ifadeleri konuşalım biraz da... Gündelik hayat gıdasını ne sıklıklarda alıyorsunuz?&lt;br /&gt;G.A: Benim için gündelik hayattan kopuş imkansızdır. Zira ben hergün evden çıkarım..&lt;br /&gt;Y.N.T: 24 SAAT&lt;br /&gt;Formunuzu nasıl koruyorsunuz?&lt;br /&gt;G.A:Doğal olarak..&lt;br /&gt;Y.N.T: Birbirimize bağlı, birbirimizin sınırlarına saygılı, yanyana durarak ve gündem egzersizleri ile...&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.atilkunst.blogspot.com/" target="_blank"&gt;www.atilkunst.blogspot.com&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.gundemfazlasi.blogspot.com/" target="_blank"&gt;www.gundemfazlasi.blogspot.com&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.myspace.com/atilkunst" target="_blank"&gt;www.myspace.com/atilkunst&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9120898316273796863-6689129437533353980?l=sanatatak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatatak.blogspot.com/feeds/6689129437533353980/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9120898316273796863&amp;postID=6689129437533353980' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/6689129437533353980'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/6689129437533353980'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatatak.blogspot.com/2011/11/atl-kunstla-soylesi.html' title='Atıl kunstla söyleşi'/><author><name>Sanatatak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13149509989696743099</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R9Ra6u802nI/AAAAAAAAACA/GqCxR6TL1nY/S220/baitar%C3%BCthi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9120898316273796863.post-2507362028008925198</id><published>2011-11-19T03:17:00.001-08:00</published><updated>2011-11-19T03:17:40.935-08:00</updated><title type='text'>Mimar Sir Peter Cook'la söyleşi</title><content type='html'>“Işıklar yanınca her şey değişir”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ünlü mimar Sir Peter Cook. 1960’ların ünlü Archigram grubunun kurucusu bugün kraliyet sanat akademisinde mimarlık profesörü. Kraliyet altın madalyası sahibi.&lt;br /&gt;2012 Londra Olimpik stadyumu ve Graz’daki sanat merkezi son efsanevi işleri…&lt;br /&gt;Şahane bir İngiliz. Konuşmayı seviyor. Konuşurken edindiği fikirleri sıcağı sıcağına paylaşmayı da… O sadece mimar değil. Aynı zamanda mimarlık üzerine düşünen ve yazan biri… Tüm binaları ele avuca sığmaz nesneler olarak görüyor adeta. Kendisi gibi ele avuca sığmaz projeler üreten genç mimarları yakından takip ediyor. Onları bienallerde gösteriyor. Onlarla ilgili sergiler yapıyor. Peter Cook, geçtiğimiz günlerde bir konferans için İstanbul’daydı. Onunla hayattan ve mimariden konuşmak kaçınılmazdı. Büyük bir zevkti…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küratörlüğünü yaptığınız Milli Reasürans sanat galerisinde Arkitera işbirliğiyle izleme şansı bulduğumuz sergi “Avrupa ve Asya-Pasifik’te mimarlıkta son trendler” başlığını taşıyordu. Trend her zaman estetik bir derdi içinde barındırmayabiliyor. Siz de bunu belirtiyorsunuz... Mimarlıkta bu trendleri kim belirliyor dersiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes bir sonraki mimarlığın nasıl bir şey olacağını merak ediyor. Modada olduğu gibi... Bir sonraki saç rengi ne olacak? Herkes bu yıl saçlarımızı ne yapacağız diye tartışıyor. Mimarlık bundan daha ciddi bir şey gibi ama aynı zamanda da bütün bu merak dolu konuşmaları içeriyor. Bence Japonlar bu yeni trendleri belirliyor... Orada ve burada olmak istiyorlar. Son fikirlerden bağımsız yeni bir şeyler yapmak istiyorlar. Yeni trendlere bakarken benim tercihim, yenilik ve en önemlisi çoğulluktan yana oldu. Neyin trend olduğu konusuna çoklu bir yaklaşım var bu sergide… Bu sergideki çoğu mimar, belli değerleri paylaşıyor; teknolojiye yaklaşımları, toplumla kurdukları bağ açısından… Ama farklılılar... Ben bir politikacı gibi davrandım itiraf etmem gerekirse… Ve kadın mimarlar var bu sergide... Son dönemde olağanüstü akıllı kadın mimarlar var. Çok iyi işler yapıyorlar ve bu noktaya gelmeleri bir kadın mimar olarak görünmeleri epey vakit aldı bunu özellikle vurgulamak isterim. Koyu bir feminist değilim ama gerçek bu... Sergideki İspanyol mimar örneğin. Izaskun Chinchilla, çok özel ve orijinal bir insan. Sergiden öncesinde işlerini biliyordum ama kendisini tanımıyordum.&lt;br /&gt;Sıradışı biri...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bir binayı analiz etmenin en iyi yolu nedir onun hakkında yazabilmek için?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korkarım fiziksel olarak deneyimlemek... Siz iyi bilirsiniz. Günlük, haftalık yayınlar için çalışıyorsunuz, ben çeşitli kitaplar yazıyorum. Mimari mevzu olunca durum berbat. Oraya gidip görmeniz gerekli. Bunu başka türlü yazmanıza imkan yok. Berbat bir durum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Şu ürkütücü geliyor bana… Kalıcılık hissiyle baş etmek… Saç renginizi değiştirebilirsiniz on dakika sürer ama bir binayı yok edemezsiniz. Kurokowa'nın binasını bugün Japonya yıkmak istiyor. Bunu tartışıyor. Artık trendy olmayan binalara ne olacak bu anlamda dersiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngiltere'de de aynı sorunlar yaşanıyor ama İngiltere yıkmıyor. Onu başka türlü kullanıyor. İster istemez ama… Kiliselerden sergi mekanları, müzelerden ofisler ürüyor, üreyecek de. Bu hoşuma gidiyor da... Bu ham madde duygusunu seviyorum. Zamanla birlikte şekilleniyor. Bence şeyleri, olduğu gibi koruma konusunda gereğinden çok düşünüyoruz. Bu iyi değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Çağdaş sanat alanında da kentsel dönüşümü çok tartışıyoruz. Kentsel dönüşüm, büyük bienallerin konusu, sanatçıların sanat nesnesi oluyor. Bununla ilgili bir endişeyi yansıtıyor bu işler ve sergiler. Siz endişeli misiniz kentin büyük ve karanlık maddi güçler tarafından tasarlanıp dönüştürülmesiyle ilgili?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesinlikle, hiç endişelenmiyorum. Ben bir kırsal kesimci değilim. Her zaman kentten yana oldum. Küçük şehirde doğdum. Büyüdükçe büyük şehirde yaşamaya başladım. Londra, doğuya doğru gitti mesela zaman içinde. Daha kozmopolit oldu. Gastronomik açıdan da zenginleşti. Ben ilk Londra'ya yerleştiğimde Londra'da çoğunluklu olarak İngilizler yaşardı. Ve yiyecek çok iyi yemek yoktu. Batı Londra merkezdi. Bir liman kentiydi. Şimdi liman kenti filan değil artık Londra... Çok kozmopolit. Belki de İngilizlerden daha çok başkaları yaşıyor Londra'da. Benim yaşadığım bölgede yaşayanların yüzde yetmişi İngiliz değil. Yemek kültürü radikal olarak değişti ve doğuya kaydı. On dokuz yaşındaki oğlum benim gençliğimde gitmemeye çalıştığım bölgelerde takılıyor. O zamanlar çok tehlikeliydi. Ama şimdi bütün gençlik oralarda takılıyor. Bunun gibi şeyler... Bir şehir bunu yapabiliyorsa bir bina da bunu yapabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sergiyi yaparken onsuz olmaz dediğiniz biri var mıydı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski öğrencim CJ Lim. İşte o da Çin'li ama neredeyse Londralı olmuş, bütün dünyada işler yapan bir isim. Çok yenilikçi. Onun dışında Helen &amp;amp; Hard As mesela... Onlarsız da bu sergi olmazdı. Çok küçük bir kasabadan geliyorlar, Norveç'ten... Avrupa'nın kenarından ama yaptıkları işler çok sofistike. Yerel çevreleri önemsiyorlar, ekolojik dengeyi... İkiliden biri aslında Avusturyalı.&lt;br /&gt;Ben Avusturyalı çok mimar tanıyorum. Orada binalar da yaptım ve çok iyi mimarlar var. Üstelik her kuşaktan. Benim kuşağımdan da yeni kuşaklardan da var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden sizce Avusturya'dan iyi mimar çıkıyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sapkın, sapkın… Almanya'dan çok daha iyi... Bence Avusturya’nın en büyük özelliği Nazi partisinin hala kalbi ama aynı zamanda da çok yaratıcı sanatçılara sahip. Vadi kültürü; bu dağların altındaki vadilerde yaşayan insanlar kesinlikle yaratıcı, paranoyak ve nevrotikler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Galiba paranoya önemli mimaride... Giderek daha önem kazanacağını, mimariyi belirleyeceğini düşünüyorum. Ne dersiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaratıcı paranoya çok ilginç... Bugünkü konuşmamda sözünü ettim sabah... Mimaride tiyatrosallık kavramından bahsettim. Ben gerçekten mimaride tiyatrosallık kavramına inanıyorum. Bence iki zorunluluğu var bir mimarın... Biri binayı inşa etmek, binanın işlemesi diğeri ise binanın keyif verici olması... Hayat çok kısa... Hayatı olabildiğince ve alabildiğince kucaklamalı. Keyif vermeli. Bir kokteyle gelinen bir oda burası mesela konuştuğumuz oda... Ama çok daha rahat olabilirdi. Akustiği, orijinalliği, formları olabilirdi... Bu kadar patetik olmayabilirdi. Bir kutlama odasıysa burası, buradaki tek kutlamayı çağrıştıran nesne, merdivenler oysa. Çin otelleri gibi düğünlerin yapıldığı... Çin'de büyük merdivenler var çünkü fotoğraflanmak önemli oradaki düğünlerde. Birazcık tiyatrosal elemanlar bulunmalı bir binada. Ben buna inanıyorum. Belli tiyatrosal öğeler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kunsthaus Graz'da yaptığınız gibi mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabahki konuşmamda ondan da bahsettim. O mavi balon örneği. Sanki havaalanında bir seyahat acentası... Dışarıya çıkıyorsunuz bilinmeye doğru ilerliyorsunuz sonra sanat karşınıza çıkıyor. Hemen değil... Bence sıradan bir mekanı andırma fikrini çok sevdim. Mimarlık biraz da sizi heyecanlandıracak her türlü fikre açık olmaktır. Geçen gün Aya Sofya'ya gittim ve rampayı fark ettim. Duvarların içinde ve çıkıyorsunuz... Hayatımda gördüğüm en iyi mimari şeydi bence... Çok uzun zaman önce mimarlık birinci sınıfta öğrenciyken Aya Sofya'yı çizmek zorunda kalmıştım. Bir kabustu birinci sınıf öğrencisi için. Hala hatırlıyorum o çizimi yaparken ne kadar korktuğumu... Geçen sene, buraya geldiğimde içine girmemiştim. İşte orada Aya Sofya demiş, fotoğrafını çekmekle yetinmiştim. Dün içine girdim. Bizim aksonometrik çizim binanın nasıl aranje edildiğiyle ilgili bilgi veriyordu. Nedense o rampayla ilgili en ufak bir şey söylemiyordu. O yüzden benim için o rampa büyük bir sürpriz oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mimarlık ancak büyük şehirde mi yapılır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Size bir şey söyleyeyim mi? Birkaç zamandır bunu düşünüyorum. Mesela&lt;br /&gt;Fransa’dan sergiye katılan Herault Arnod… Onlar Grenoble’dan.&lt;br /&gt;Sonra o Portekizli mimar Bernardo Rodrigues… Sıradışı. Bu taşranın gücü. Evet, büyük şehirde yaşamanın belli avantajları var. Evet, kültüre anahtar rolü oynarlar… Ticari hayat buradadır… Ama Grenoble’dan, Budapeşte’den birileri çok yüksek seviyede, sofistike fikirler üretebiliyorlar. Biz büyük şehirde oturanlar, trendleri bizler belirliyoruz sanıyoruz. Doğru değil. Isabel Herault, Paris’te hocalık yapıyor. Çok iyi bir hoca ve sonra Grenoble’a dönüyor. Paris’e kendini kapatmıyor. Paris çok politik bir yer. Paris ve New York belli bir pozisyonu ve tavrı paylaşıyorlar.&lt;br /&gt;Londra ve Los Angeles onlardan farklı olarak birbirine daha yakın .&lt;br /&gt;Yine bir pozisyonları var ama bir barda entelektüel olarak nefret ettiğin biriyle oturup içebilirsin bu iki şehirde de… New York ya da Paris’te bunu yapamazsın. Böyle biriyle gülerek görünmek sonun olur. Ya da bir öğlen yemeğinde bir kadınla görülürsen bu New York’ta onu beceriyorsun demektir. Doğru olmayabilir ama tamamen öyle anlaşılır. Londra’da ise neden olmasın, kimse takmaz. Los Angeles de öyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ya İstanbul? Sofistike fikirleri olan mimarları var mı? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıkçası çok araştırdım. Özellikle sergi için… İtiraf etmem gerekirse beni heyecanlandıran hiçbir şey göremedim. Çok baktım. Kokladım. Mimarlık dergilerine bile baktım. Zorladım ama…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burası taşra mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanmıyorum. Öyle mi? Benim şaşırdığım şu… Birçok Amerikan firması ya da İngiliz firması Kazakistan, Özbekistan, işte o tanlı ülkelerle İstanbul üzerinden çalışıyor. Mühendisler, işçiler bu projelerde hep İstanbul’dan, Türkiye’den. Çok ilginç bir pozisyonu var İstanbul’un, bağlıyor. Londra finansın merkeziyse, İstanbul’da da çok iyi servis var. Mühendisleri çok iyi. Çirkin ama iyi bir havaalanı var. Buradan her yere uçabilirsiniz. Herkes İngilizce konuşuyor. İstanbul bağlıyor birbirine şehirleri. Biz bunu ticari hayatta böyle konuşuyoruz ama kültürel hayatta böyle konuşmuyoruz. Oysa ikisi hep birlikte gider.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;21. yüzyılın kenti neresi peki? Shanghai?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çin gibi görünüyor öyle değil mi? Çin'e gittim. Olduğundan daha farklı olacağını düşünmüştüm. Tanıdıktı tuhaf bir şekilde... Tipik, büyük uluslararası bir şehir gibi. 21. yüzyıl kenti? En çok 21. yüzyıl kenti sanki deniz kıyısında bir kent olmalı… Sanki…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dubai?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır, Dubai'ye gittim ve Dubai'yi sevmedim. Bence korkunçtu. Trajikti. Galiba en keyif verici hayat, hedonizm Santa Monica’da galiba... Harika bir iklim. Çok ilginç insanlar. Los Angeles’ı çok kabul edilebilir buluyorum. Daha iyi bir iklime sahip Londra gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkiz kuleler yeniden inşa edilmeli mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır, kesinlikle hayır. (Hiçbir zaman onları beğenmedim itiraf etmeliyim.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yapan mimarın yükseklik korkusu olduğunu yeni öğrendim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yamasaki'nin evet... Size söylemeliyim o halde, benim de var. Ve ben de kuleler tasarladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Binayı yapmak mı binayı yapmayı tasarlamak mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ah, evet. Mimara sorulacak güzel soru. İnşa edilmiş bir bina kadar size bugüne kadar hiç düşünmediğiniz bilgiyi veren bir nesne daha yoktur.&lt;br /&gt;Ve aslında mesele onun aldığı ve alacağı pozisyonu değildir. Onun, o nesnenin fiziksel varlığıdır asıl söz konusu olan. Bir şey; daha beyaz, daha ağır, daha gölgeli, daha her ne olduysa sizin tasarladığınızdan, işte sadece bu yüzden onu inşa etmelisiniz. Bunu görmek için o binayı inşa etmelisiniz. Modeller yaparsınız, çizimler çizersiniz elbette. Ama bütünü ancak o gölgeyi gördüğünüzde duvara yansıyan radyatörle birlikte, işte onu görmeniz gerekir. Işıklar yanınca her şey değişir. Sönünce de...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Çağdaş sanatla ilgileniyor musunuz hala?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun yıllar bir ressamla evliydim. Şimdi bir mimarla evliyim. Çok ilgiliyim…(Gülüyor)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Sanat eserinde de tiyatrosallık arar mısınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bize bir uzun gün daha gerekir bu sorunuzla... Sanat imgelemi tetiklemeye kadir. Çok hızlı bir şekilde. Film bile daha yavaş tetikler bunu sanata kıyasla... Bir sanat yapıtı hemen sizi etkiler. İşte budur. Tam olarak yeninin şokunu kastetmiyorum. Bakar sizin yüzünüze yüzünüze... Sanat eseri çok yoğun bir deneyim mücadelesi verdirir. Onun gücü ve zayıflığı budur. Film, kitap yavaş yavaş gelişir. Bina da öyle… İçine girdikçe değişir. Müzik de öyle… Sanat aralarında mimarlık da dahil en az çizgisel tecrübeyi gerektirendir. Dolayısıyla sanat eserinde tiyatrosallık aramam, gerekli değildir çünkü…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9120898316273796863-2507362028008925198?l=sanatatak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatatak.blogspot.com/feeds/2507362028008925198/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9120898316273796863&amp;postID=2507362028008925198' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/2507362028008925198'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/2507362028008925198'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatatak.blogspot.com/2011/11/mimar-sir-peter-cookla-soylesi.html' title='Mimar Sir Peter Cook&apos;la söyleşi'/><author><name>Sanatatak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13149509989696743099</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R9Ra6u802nI/AAAAAAAAACA/GqCxR6TL1nY/S220/baitar%C3%BCthi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9120898316273796863.post-4393192935983959686</id><published>2011-11-19T03:00:00.000-08:00</published><updated>2011-11-19T03:03:59.584-08:00</updated><title type='text'>Juilan Opie'yle kısa konuşma</title><content type='html'>yalnız başına yapılan bir etkinliktir”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Julian Opie hazır Galerist’te işleriyle boy gösteriyor onu yakından tanımaya çalışmanın tam sırası… Opie’yle sanat dünyasında popüler olmanın artısını ve yine artısını konuştuk….&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayşegül Sönmez&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Türkiye çağdaş sanat pazarında çok yenisiniz. Aslına bakarsanız bu pazar çok taze bir Pazar. Türkiye ve sanat sahnesi hakkında ne biliyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Çok az korkarım. Bu çok yeni bir ilişki, sanırım öğreneceğim çok şey var.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İngiliz bir sanatçı olarak Damien Hirst’ün geçtiğimiz Eylül müzayede deneyimiyle ilgili ne düşünüyorsunuz? Önemli bir olay mıydı sizce?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Beni çok az ilgilendiriyor, ya sizi?&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;En son Fransız eleştirmen Catherine Millet ile söyleşi yaptım. Çağdaş sanatın hiç olmadığı kadar ticari olduğunu söyledi. Katılıyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Pek ihtimal dahilinde değil, her neyse, ne demek istediğini anlamadım.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Popüler bir sanatçı olarak bunun diyalektik olarak olumlu ya da olumsuz bunun sizi nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Tam olarak ne demek bu? Bence daha da popüler olmalıyım.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sizce çağdaş sanat ne demek? Nasıl tanımlarsınız?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Şu anda yapılmakta olan sanat…&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sanatta popülerite üzerine düşünür müsünüz?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;İnsanlarla iletişim içinde olmak benim için sanat demek zaten… Ne kadar çok insanla iletişim kurarsam o kadar iyi… Tabii ki ödün vermemek kendi yolumdan şartıyla… Ben uçtuğum zaman bakıyorum yere ve ne kadar çok insanın aşağıda olduğunu anlıyorum.. Aslında o kadar çok insan var ki iletişim kurmak imkansız her biriyle… Sanat sonuçta kitle iletişimi için iyi bir araç değildir. Ben bir CD aracılığıyla müze ya da galeri şovlarımdan daha yaygınlaştım. Bu tamamdır ama öte yandan hiçbir zaman müzedeki sergime ya da galeridekine kaç kişi gelmiş saymadım. Kaç kişi gerçekten geldi ve baktı sonuçta? Ben ciddi bir emek harcıyorum anlaşılır bir katalog yapmak için ve kullanıldığını görmek harika. &lt;a href="http://www.julianopie.com/" target="_blank"&gt;www.julianopie.com&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;-Sizce popüler bir sanatçı olmak yanlış mı anlaşılıyor?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Sanatçılar bir şeyler yapmak ister ve bunları gösterir. Bunu yapmasanız bile sanat sanattır. Belki de sizin popüleritenin sanatta ne olduğuyla ilgili bir sorununuz var. Bir tarifiniz var mı? Bu popülist sanattır, bu değildir ayrımı yapmak çok imkansız. Böyle bir ayrım yok sanırım. Bir takım insanlar var sanat yapıyorlar ve bunu gösteriyorlar. Bu doğal bir insan aktivitesi. Ben Mısır sanatına çağdaş bir sanat olarak bakıyorum. Mısır sanatı popülist mi?&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Peki sanatınız giderek daha çok yaygınlaşması, genişlemesi size kendinizi nasıl hissettiriyor? Nerede bitebilir, daha genişler mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;İşlerin dünyanın dört bir yanına gitmesi heyecan verici. Zaten üretimi destekleyen bir durum bu… Düşünmek, çizmek, sorun çözmek, araştırmak… Olasılıklar üzerine düşünmek…Bir arkanıza bakarsınız atölye yine doludur. Bu kadar yaygınlaşmanın bir iyi tarafı işlerimin üzerine düşünmemi, tekrar onlara bakmamı sağlıyor. Ayıltıcı… Meydan okumanızı sağlıyor.Yalnız olmadığınızı gösteriyor öte yandan… Ben on iki yaşımdan beri çizim yapıyorum. Sonunda heykeller yapıyor oldum sahilde kumdan ve yeni işler tasarladım. Bir kariyerden çok benim dünyayla baş etme biçimim bu… Canlı olarak bir bilgisayar oyununu bağımlılık gibi… Hiçbir zaman tam olarak yanıt alamıyorum ama yeni sorular ediniyorum. Dolayısıyla da sanat yapma biçimim hep değişiyor.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tam resim tam heykel olarak tanımlanmayabilir yaptıklarınız. Siz nasıl tanımlarsınız?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Hiçbir zaman ayrımlarla ilgilenmedim. Ben mümkün ve heyecan veren sanatı yapmaya çalışıyorum. Nasıl ve neden yapıldığı başka bir tercih, renk ya da sanat nesnesi gibi…&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Resimden bir araç olarak beklentiniz nedir?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Öyle baştan bir beklentim yok her biri bir mücadele ve bir yolculuk.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Peki bir heykelden bir araç olarak beklentiniz nedir?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Öyle baştan bir beklentim yok her biri bir mücadele ve bir yolculuk.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sanatta ve hayattaki ustalarınız kimlerdir?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Ben kendi kendimin ustasıyım.Benim üniversitedeki hocam Micael Craig Martin’di. İşe bakın o da Gallerist’de sergi yaptı.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Peki sevdiğimiz yazar ya da kuramcı?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Raymond Carver, Tolstoy, Murakami, Sue Grafton, Raymond Chandler… Yeni şöyler okumaya bayılırım. Hiç kurgu olmayan işleri okumayı sevmem. Tarih severim, kurgu severim.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sanat kuramı ya da estetik üzerine okur musunuz makaleler?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Asla.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bugün estetikte yaşanan en büyük sorun nedir sizce?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Açıkçası bilmiyorum…&lt;br /&gt;-&lt;strong&gt;Gerçeklik hızla dönüşmüyor mu? Mesela sizin bilgisayar oyunlarına ilginiz?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Bilgisiyar oyunları ilginç ve sanat gibi bir deneyim sağlıyorlar. Bir resme girmek… Ve resimli o oyun mekanına girdiğiniz zaman gerçekliğe denk bir mekan burası… Bu boşluğun tadını çıkarmak elinizde çünkü sahte olduğunu biliyorsunuz. Çok heyecan verici. İlk 3D oyunları çıktığında acayip oynuyordum. Ben de kendi oyunlarımı yaptım, kendi manzaralarımı yarattım. Tom. Raider’i buldum sonra ve hayatım değişti. Şu sıralar oyun oynayacak vakit bulamıyorum ve suçluluk duyuyorum. Nişanlım ve ben, özellikle driving oyunları seviyoruz. Online oyunları ise sevmiyorum. Sonuçta sanat, yalnız başına yapılan bir aktivitedir.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Eğer kariyerinizi başlatmanızı istesem nereden başlatırdınız ve kiminle?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Sanırım, annemin desen alışkanlığı kazandırması, sanat tarihiyle tanıştırması. St.Ives Okulu işte Henry Moore, Barbara Hepworth ve Ben Nicholson… Tabii ki babamın mimari, tasarıma duyduğu takdir ve konsantrasyona verdiği önem.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9120898316273796863-4393192935983959686?l=sanatatak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatatak.blogspot.com/feeds/4393192935983959686/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9120898316273796863&amp;postID=4393192935983959686' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/4393192935983959686'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/4393192935983959686'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatatak.blogspot.com/2011/11/juilan-opieyle-ksa-konusma.html' title='Juilan Opie&apos;yle kısa konuşma'/><author><name>Sanatatak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13149509989696743099</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R9Ra6u802nI/AAAAAAAAACA/GqCxR6TL1nY/S220/baitar%C3%BCthi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9120898316273796863.post-6395107123703395974</id><published>2011-11-19T02:58:00.000-08:00</published><updated>2011-11-19T03:00:18.613-08:00</updated><title type='text'>Füreya'yı Anma gününden</title><content type='html'>İyi ki doğdunuz Füreya&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maçka sanat galerisi, Merhaba Füreya Merhaba sergisiyle sezonun sonunu Füreya Koral’ın doğumunun 100. yılını kutlayarak getiriyor. Sergiye 150’nin üzerinde seramik sanatçısı geleneksel kuş evlerini Füreya’nın izinde yorumlayarak katılıyor. Kadın Başına Festival’in kurucusu olarak Füreya Koral’ı yakın dostları ve öğrencileri sanatçı Candeğer Fürtun, sanat tarihçi Ayda Arel ve galerici Rabia Çapa’yla sergi kapsamında anmak istedim. Bugüne kadar ya eski kocalarıyla ya da Atatürk’ün karşısında sigara içişiyle gündeme gelen Füreya’yı bu kez dostlarının sanatçı kişiliğiyle anlatmasını dileyerek… Öyle de oldu. Ortaya Ayşe Kulin’in yazmadığı bir Füreya Koral portresi çıktı. Söyleşinin en önemli sözlerini ise Füreya’nın ellerini yaşarken kalıba alan ve bu kalıptan bir çift el heykeli yapan Candeğer Fürtun sarf etti: “Füreya Koral, Türkiye’nin ilk kadın seramik sanatçısı değildir. Fürtun, Türkiye’nin ilk çağdaş seramik sanatçısıdır” diyerek sanat tarihinin büyük yanılgısını düzeltecekti. İlk çağdaş seramik sanatçısı Füreya iyi ki doğdunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayşegül Sönmez:Bugün burada Füreya Koral’ı konuşmak üzere toplandık. Bugüne kadar hep yapıldığı gibi onun özel hayatını değil hayatının merkezine koyduğu sanatsal üretimini konuşacağız. İlk olarak Ayda Arel sizinle başlamak istiyorum. Onu en eski tanıyan sizsiniz sanıyorum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayda Arel : Füreya hanımla 1955 yılında tanıştım. Lise sonda bir öğrenciydim. Oturduğu ElIrak apartmanından atölyesine geçecekti. Yanına bir çömez arıyordu. Atölyede seramik üretimine başladığı yıl, yanında çalışmaya başladım. Daha önce Şakir Paşa ailesinin birçok ferdini tanıdım. Şakir Paşa ailesi örüntüsünün nasıl oluştuğunu dal budak sardığını biliyorum. Onunla olan ilişkimiz ölümüne kadar devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Şakir Paşa ailesi için menteşe nitelendirmesini yapıyorsunuz… Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçerken menteşe görevi üstlendiğini… Füreya Koral’ın üretiminde bu ne kadar belirleyicidir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A.A: Osmanlı döneminde yeri olan ama saray baskısından da kaçmış bir aile Şakir Paşa ailesi. İmparatorun son dönemlerinde ortaya çıkan Avrupaileşme hareketinde yerleri var. Yabancı dilleri var. Kitap okuyorlar. Ona göre giyiniyorlar. Bu onların Cumhuriyet’e geçişlerini kolaylaştırdı. Yeniliğe açılmaları çok sancılı olmadı hatta öncü olabildiler. Üretici ve yaratıcı olmalarıyla da yoksullaşmadılar gibi geliyor bana… Ailenin bir ilginç tarafı da ne taraftan bakarsanız bakarsanız değişen şartlara ayak uyduran bir aile olması. Yeniliği, bir çeşit kokusunu alırcasına sezmiş olmaları. Yeniliğin bir yerde de başını çekmeleri. Bu tabii onları ilginç kılıyor. İkincisi, Aliye Berger , Füreya Hanım ve Halikarnas balıkçısı için geçerli olan bir başka şey de, paşa torunu oldukları halde, çok zor şartlarda başlarını dik tutarak gayretleri, iradeleri ve kişilikleri hepsinden önemlisi alın teriyle, Füreya Hanım elinin nasırıyla, kendilerini kabul ettirmiş ve yeni yaşam koşullarında kendilerine bir yer edinmiş olmaları. Füreya hanıma gelinceye kadar Kütahya çinisinin en soluk, en çirkin olanı, anlamını kaybetmiş olanı vardı. Füreya Hanım bomba gibi patladı. İyi yaptı, kötü yaptı bilemiyorum ama Füreya Hanım seramiğin yolunu açtı Türkiye’de. Seramik saygıdeğer, imrenilen, özenilen, yapılan bazen de para kazandıran bir sanat haline geldi. Türk sanatı gelenekleriyle belli bir ilgisi vardı. Bizdeki geleneksel mimarlık ve çini birlikteliğini yeni bir söyleme kavuşturmak istedi. Utarit İzgi’yle işbirliği oldukça verimli oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bu noktada Candeğer Fürtun’a dönmek istiyorum. Seramiği araç olarak kullanan bir sanatçı olarak sizce seramik disiplinine Füreya Koral ne kattı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Candeğer Fürtun: Şimdi bakın Ayda çok önemli bir şey söyledi. Bir parça ona ilave yapmak istiyorum. Seramik dünyasını canlandırdı dedi. Füreya Koral aslında ilk çağdaş seramik sanatçımız. Herkes, ilk kadın seramik sanatçımız, der. Hayır, ilk çağdaş seramik sanatçımız. Çünkü Füreya hanım, Haziran 1951’de Paris’te Galeri M.A.I’da sergi açtığı zaman aynı sergiyi burada Maya galerisinde açtı. O sırada Türkiye’de ne vardı? Türkiye’de sadece çömlekçiler vardı. İmza yok, seramik yok, sanatçı yoktu. Akademide açılan seramik atölyesi türlü nedenlerle işlememişti. 1949’da tek bir öğrencisi vardı. O da Sadi Diren’di. Küçüksu’da Toygar ailesi vardı. Çömlekçiler vardı. Füreya hanım hakikaten Ayda’nın dediği gibi bir bomba gibi geldi. Çağdaş bir seramikçi olarak geldi. Dışarıda müthiş bir beğeni kazandı. Söylenen şey şuydu, Doğu duyarlılığını Batı tekniğiyle birleştirmiş. Füreya hanımın kendisini yetiştirdiğini biliyorsunuz. Hastalığı nedeniyle gidiyor Leysin’de porselenler boyamaya başlıyor. Sonra neden diyor bu şekillerin üstünü boyayayım, ben getirteyim çamuru… Hastalığına rağmen 1949’da kalkıyor Paris’e gidiyor. Hem tedavi oluyor, hem de Paris’in dışındaki bir atölyede çalışıyor. Fahrünissa(Zeid) hanımın çok yakından tanıdığı ünlü eleştirmen Jacques Lassaigne işlerini görünce onu sergi açmaya teşvik ediyor. Füreya hanım, bu şekilde orada sergi açıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Peki gelenekle kurduğu ilişki üzerine neler söylenebilir? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C.F: Yalnız çininin ötesinde… Hem gelenek var hem de çağdaşlık var. Füreya hanımın deneme olarak yaptığı şeyler aslında çok çağdaş. Seramik, duvardan koptuğu anda çağdaş seramik oluyor zaten… Füreya hanımın sevgisi çiniye karşı olduğu için onları deniyor. Seramiği bir resim çizimi olarak kullandı. İlk önce gelenekten gelen biçimleri vardı sonra kendi dünyasından balonlar, kuşlar, balıklar girdi.&lt;br /&gt;A.A: Gelenek daha çok ele aldığı temalardaydı. Mevlevi’liği ele aldı. Onunla çalışmaya başladığımız zaman Hilton inşa ediliyordu. Masalar ısmarlanmıştı. O masaları mozaik tekniğinde yapıyordu. Bana da soruyordu. Mozaik tekniğinde belli şekilleri kesip yan yana getirip birtakım panolar yapılıyordu İran’da, Anadolu ve Timur geleneğinde… Bunu yeniden bulmaya çalışıyordu. Buna başka bir dil getirdi. Yuvarlak parçaları, üçgen, dikdörtgen parçaları bir araya getirip mozaik tekniğinden almaya başladı. 1950’li yılların başında Rockefeller bursuyla Meksika ve Amerika’ya gitti. Bu arada Mısır seramiğini tanıdı. Meksika’yı da gördü. Başka geleneklere ait toprak, boya, sır mine şeylerini öğrendi ve onları kullanmaya başladı. Bir ara Mısırlıların kobaltını kullandı. O yıllarda seramiğin yanı sıra mine tekniğini kullandı, maden üzerine mine yapmaya başladı.&lt;br /&gt;C.F: O zaman burada ne vardı? Kırmızı toprak vardı Hasan ustanın getirdiği… Uskumru köyde yüksek dereceye uygun kil bulundu. Füreya hanım işlerini teknik olarak araştırmaları neticesinde çok daha güzel bir toprakla yapmaya başladı. Hem desen hem gelenek hem biçim hem teknik hem çağdaşlık olarak araştırmalarına devam ediyor, seramiğin seviyesini yukarıya çıkarıyordu. Son derece önemli başka bir şey yaptı Füreya Hanım 1973 senesinde… İstanbul Porselen fabrikasına gitti. Orada beyaz porselen kahve takımı yaptı. Zannediyorum lambalar da yaptı. Çok güzel tabaklar yaptı siyah beyaz. Orada bunun değeri anlaşılmadı. İstanbul porselen buna devam edemedi. Bu kalıplarının kırılmasını istedi Füreya hanım. O tabaklar ve kahve takımı olağanüstü işlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bugün bu kahve takımını ve tabakları görebilir miyiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C.F: Göremezsiniz… Ancak fotoğraflarını görebilirsiniz. Yok oldular. Bakın iki tane iyi işler yapan seramik fabrikası var. Çanakkale seramik ve Eczacıbaşı… İkisinin de bir seramik müzesi yok. Hem kendi geçmişlerini gösterebilir hem de Füreya hanımın bütün üretimini sergileyebilirler oysa…&lt;br /&gt;Rabia Çapa: Fincanlardan evinde birkaç örnek vardı. Onlar da çalındı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Füreya Koral’ın bir başka önemli özelliği de atölyesinin kapılarının herkese açık olması değil mi? Ve o atölyeden önemli isimler çıktı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C.F: O havayı soludular. O kişilerle beraber oldular. Edebiyatçılar, arkeologlar, yabancı misafirler… Alev(Ebüzziya), Tüzüm (Kızılcan), Binal(Kaya) ve Bingül(Başarır) onun atölyesinden hareket ederek o sevinçle yol aldılar. Füreya hanımın ortam yaratması teknik bakımdan seramiği ilerletmesi… Hiçbir zaman etki altında kalmadı. Kendi ne düşündüyse onları yaptı.&lt;br /&gt;A.A: Ama çok etki altında bıraktı. Çok taklitçisi oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Resim yapmayayım Fahrünissa Zeid ve Aliye Berger yapıyor, ben onların etkisinde kalırım korkusuyla yapmadım, diyor. Etki altında kalmamak istememesi ilginç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C.F: Kendine sadık, kendi düşüncelerini ortaya koymaya çalışan bir sanatçı…&lt;br /&gt;A.A: Acılarını başka türlü somutlaştıramazdı. Onların aldığı yolu alsaydı bunu yapamazdı… Seramikle kendi küçük şarkısını söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Rabia Çapa siz ne diyorsunuz? Aliye Berger’i de iyi tanıyan, ikisine de sergi açmış biri olarak. Hatta üçünü de tanıdınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;R.Ç:1951’de çok güzel baskılar yaptı Füreya. Ama ısrarla seramiğe devam etti. Füreya’yı ben Aliye’den sonra tanıdım. Ailenin içinde asıl benim dostum Aliye’ydi. Aliye’yle beraberken Füreya’dan ödümüz patlardı. Yaramazlık yapardık ikimiz… Füreya geldi mi hoca geldi gibi dururduk. 1974’te kardeşimle birlikte galeriyi açmaya karar verdik. Ben Çiğdem’i (Simavi) aldım yanıma. Füreya’ya öyle gittik. Çiğdem’in annesi yani halamın çok iyi dostuydu. Ben de öyle tanımıştım Aliye’yi. 1976’da gittim Füreya’ya… Galeri açıyorum dedim ve ilk Aliye Berger sergisi yapmak istiyorum. Tamam, çok iyi, dedi Çıkarttı güzel bir portfolyo. Epey bir gravür çıkarttı. Tamam, dedim. İnşaat biter bitmez tarihleri söylerim. Ayrıldık. Galeri bitmek üzere. Sergi açılacak. Ercan Arıklı beş gerçekçi kitabını çıkarttı. Aliye’ye kitap yapamayacaksın gel sen 5 gerçekçi Türk resmi sergisiyle aç, kitabı da var serginin, dedi…&lt;br /&gt;Onun üzerine 5 gerçekçi’yle açtık. Sonra gittim Füreya Hanım’a… Bir dakika kızım dedi. Portfolyoyu çıkarttı. Bunlar dedi o gün gördüklerin, şu iki resmi ben sattım ama sergi için tutuyorum. Bu da parası, dedi, önüme koydu. Bir buçuk sene evvel kaç gravür var diye saymamıştım. Ayıp bir şey zaten. Bir buçuk sene sonra karşısına gidiyorum, bunu yapıyor. Böyle bir kişilikti. Ondan sonra çok dost olduk. Beraber çok seyahatler yaptık. Ürdün’dü… Bozburun’du… Paris’ti… Hele Paris’te Alev Ebuzziya’nın evinde kaldık liseli genç kızlar gibi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Füreya Koral’ın kamusal alanda ciddi bir üretimi var. İMÇ, Ulus iş hanı, Divan Oteli… Benim şu anda Teşvikiye’de oturduğum apartmanın girişinde de var hatta… Bugün bu işlerin değişen şehirle nasıl bir uyum içinde olduğunu düşünüyorsunuz? Değişime direnebildiler mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A. A: Bence yenik düştüler. Şehrin değişmesiyle yayanın perspektifi değişti. Yaya sayısı azaldı Kaldırımda yürüme ve etrafına bakma fiili sıfıra müncer oldu. Dolayısıyla bakma seviyesinde, yayanın panoramasını oluşturacak olan görüntüler artık yok.&lt;br /&gt;İstiklal caddesinde geçti çocukluğum. Okula gidip gelirken binalara bakıyordum. Aşağıda gördüğüm şey beni yukarıya bakmaya itiyordu. Altı o kadar heterojen ve bozuk oldu ki yukarıya bakmıyorsunuz bugün. İnsanın bakışı zemin katla ve cephelerle ilişkisi çok değişti ve Füreya hanım yenik düştü…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;R.Ç: Sheraton otelinin müdürünün aklına gelmiyor, sarmaşığı keseyim de Füreya hanımın panosu görünsün demiyor. Bu sergi bitene kadar uğraşacağım ama. Manifaturacılar çarşısıyla da Sheraton’la da, işlerinin etrafını temizlemeliler…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9120898316273796863-6395107123703395974?l=sanatatak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatatak.blogspot.com/feeds/6395107123703395974/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9120898316273796863&amp;postID=6395107123703395974' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/6395107123703395974'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/6395107123703395974'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatatak.blogspot.com/2011/11/fureyay-anma-gununden.html' title='Füreya&apos;yı Anma gününden'/><author><name>Sanatatak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13149509989696743099</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R9Ra6u802nI/AAAAAAAAACA/GqCxR6TL1nY/S220/baitar%C3%BCthi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9120898316273796863.post-1629480888863235562</id><published>2011-11-19T02:56:00.001-08:00</published><updated>2011-11-19T02:56:43.468-08:00</updated><title type='text'>Can Altay'la konuşma (2006 yılında )</title><content type='html'>BAR YOK, SADECE ŞİŞELER: CAN ALTAY BİLBAO’DA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce şu daha önceki projelerden bahsedelim... İstanbul’daki bienalde yanlış hatırlamıyorsam Dan Cameronlu olandaydı... Ve diğerlerini aşağı yukarı anlatalım...&lt;br /&gt;Aslında minibar’la ilgili çalışmalar 2001 yılında Proje4L’nin açılış sergisi Yer-leşmek beraberinde yayınlanan kitapta yer alan söyleşi metniyle su yüzüne çıkmaya başladı. Sonra 2003’te Walker Art Center, Minneapolis’te gerçekleşen “How Latitudes Become Forms” sergisinde ilk yerleştirme halini aldı. Yine 2003’te Temmuz ayında Platform Garanti’deki “Mekan Yaratmak” sergisinde tamamen farklı bir yerleştirmeyle konu üzerine çalışmalar devam etti. Bu iki yerleştirme de güncellenerek “Bar Yok, Sadece Şişeler”de yer alıyorlar.&lt;br /&gt;8.Bienalde yer alan çalışmam ise, &amp;lt;&amp;lt;“Kağıtçıyız” dedi&amp;gt;&amp;gt; isimli yerleştirme. O aslında minibar’dan sonra gelen bir çalışma. Gerek kavramsal yapılanması gerekse mekanda yapıtın son şeklini alması açısından benzer kurgulara sahipler, ama ele almaya çalıştığım konuların belli verileri sunarak yapıtı şekillendirmesine çalışıyorum, böylece ister istemez farklılaşıyorlar.&lt;br /&gt;&amp;lt;&amp;lt;”Kağıtçıyız”, dedi&amp;gt;&amp;gt;’deki mesele, şehrin artıklarından geçinen bir kayıtdışı meslek kolunun mensupları olan kağıtçıların, şehirle, artıklarla (yani çöple) ve mevcut sistemle girdikleri ilişkilerdi. Bir de tabii böyle bir konuyu ele alıp üzerinde düşünmeye düşündürmeye çalışan sanatçının kendini konumlandırmasının sorunlarıydı. Sonuçta atık kağıda ve yeniden kullanmaya atıflarla oluşturulmuş bir oda içerisinde, bir video, bir slayt gösterisi, bir animasyon ve muhtelif metinler üzerinden kağıtçılara dair kişisel gözlem ve bulgularımı sunuyordum. İzleyici ise, özellikle metin kısmında uzunca bir masa üstünde deste deste atık kağıda basılmış gündelik kayıtlar silsilesinden kendi anlatısını ayıklayıp zımbalayıp almak suretiyle, yarı rastlantısal bir okumaya sahip oluyordu (ya da benim hedefim buydu diyeyim). &lt;br /&gt;Sonra söz Bar Yok Sadece Şişeler’e gelsin...&lt;br /&gt;Evet, Bilbao’daki sergi ise az önce söylediğim gibi daha önceden sergilenmiş iki yerleştirmeyi elden geçirerek, zaman içinde yaşanan değişimlere işaret eden ve Bilbao’daki “Botellon” denen minibar benzeri oluşuma dair iki ek çalışma ve bir de yeni projeyle oluşturuldu. Bu sergi, ilk kişisel sergim olması, minibarı yeniden elden geçirmemi sağlaması ve oradaki yerel durumla ilişkiye geçen bir sergi olması açısından önem taşıyor diyebilirim.&lt;br /&gt;Ankara’daki minibar fenomeni nedir? Böyle bir fenomen bir tek Ankara’da mı var? Hiç anlamadım... Oteldeki minibar olayı mı kastedilen?&lt;br /&gt;Ankara’daki minibar fenomeni aslında sokakta içki içmekten ibaret, fakat bunu yaparken zaman içinde oluşan bir alt-kültür boyutu var. Yani bu yapılana bir isim koymak, gayri-resmi bir tanım getirmek, benimsemek. Dünyanın pekçok yerinde sokakta içiliyor, ama minibar hem olagelişi hem de benimsenişi açısından farklı birşey.&lt;br /&gt;İspanya ve bar ilişkisi de gayiba söz konusu yani onların bara gitme alışkanlıkları...&lt;br /&gt;Aslında İspanya ilişkisi bardan çok onların “botellon” yani “büyük şişe” olarak adlandırdıkları bir olay üzerinden gerçekleşiyor. Botellon’da da bir bar sözkonusu değil, sadece şişeler. Herkes kendi içkisini kendi alıyor getiriyor. En temel fark mekansal, Botellon meydanlar, büyük avlular gibi mekanları benimseyebilirken, minibar çok daha sıkışmış alanlarda, sokakla apartmanlar arasında yer buluyor. Tabii Botellon’un da çeşitleri var, yaşı tutmayan gençleri şehir merkezine bağlanan bir ara sokakta sıkışmış doluşmuş olarak buluveriyorsun. Hele biz oradayken yağmur yağıyordu ve inanılmaz bir durum oluştu, bütün bu gençler bahsettiğim ara sokaktaki binaların cephelerine yapıştı, ama kalabalık bir topluluktan bahsediyorum, bir yandan yağmur, biz de oradayız tabii, binalara teğet, ama kimse terketmedi, bütün çocukların ellerinde koca pet şişelerde yaptıkları kokteyller.&lt;br /&gt;Bir de serginin açıldığı gün Bilbao’da Botellon resmi olarak yasaklandı, bu da ilginç, “Botellon’u yasaklıyoruz” dedikleri anda tanımış oluyorlar, ve tehlikeli / sakıncalı bir olgu olarak sınıflandırmış oluyorlar. Yani resmi olarak var edilip, yok edilmeye çalışılıyor. Bu tip eylemlerin resmi kurumlarla olan ilişkileri çok ilgimi çekiyor. “Kağıtçılar”daki sistem ilişkisi de bana bu açıdan önemli geliyor.&lt;br /&gt;Öte yandan gazetelerin ön sayfalarında Botellon yasaklanıyor haberleri varken kültür sayfalarında da Minibar haberlerinin yayınlanmış olması da serginin zamanlaması açısından ilginç oldu, sergiye farklı bir aciliyet kazandırdı bu ilişki.&lt;br /&gt;“Şehir mekanına kullanımla atfedilen anlamlandırma üzerinde duruluyor” tam olarak bu ne demek? Bunu güzel güzel açalım...Açarken de sizin genel olarak sergilere olan yaklaşımınızı devreye sokalım ki bu yaklaşımınız hayli eleştirel... Bun şunu da eklemek istiyorum İstanbul’daki sergilerle ilgili de benim birincil şikayetim mekan ilişkisini es geçmesi, mekanın kendisinin de serginin fikriyle birlikte tekrar gözden geçirilmesi gerekliliği... Ki bu konuda bence bunu çözmeyi ve artı mekanla birlikte ona katkıda bulunacak elemanları kurgulamayı sarkis yapıyor... &lt;br /&gt;Minibar’ın bence en çarpıcı yanlarından biri hiçbir şekilde böyle bir umumiliği, biraraya gelmeyi öngörmeden inşa edilmiş bir alanda, yani sıradan bir sokakta, binaların, kaldırımların, kullanılabilecek ne varsa bu elemanların bambaşka bir işlev ve anlam yüklenerek başka bir sosyal mekana dönüşmesi. Bu sadece ve sadece kullanımla oluyor, yani mevcut çevreyi öyle bir kullanıyorsun ki, o kaldırım o duvar bambaşka bir anlam kazanıyor.&lt;br /&gt;Bir sergi kurgularken de benzer fikirlerle hareket ediyorum. Hele ki minibar üzerine bir şey yapmaya çalışıyorsam, öyle bir ortam yaratmalıyım ki izleyici bu mevcut elemanlarla ilişkiye girerek yapıtı şekillendirebilmeli, veya bir müdahale, bir ifade, bir anlamlandırma alanı oluşturabilmeli. Ama bu tamamen izleyiciye dayanan bir iş yapmak değil, kimse dokunmasa bile yapıt kendini var edebiliyor. Başka bir deney de geçen sene Platform’daki Makulleştirme sergisi bünyesinde gerçekleştirdim. Bu sefer benim ortaya koyduğum yapıt, aslında bir önceki sergideki sanatçıların yapıtlarını tekrar biraraya getirmekten ibaretti. Her sergide bir önceki serginin hem özeti, hem belgesi, hem artığı, hem de hayaleti olan bir yerleştirme yapıyordum, ve bu yerleştirmeler üstüste binerek büyüyordu. Hem sergilemeye, hem anlamlandırmaya ilişkin bir denemeydi bu, üçüncü sergide sonlanıp kalktı galeriden.&lt;br /&gt;Mekan sadece fiziksel değil sosyal, ekonomik ve siyasi bir üretim alanı olarak ele alıyorsanız Ankara’yı Bilbao’ya nasıl taşıdınız?&lt;br /&gt;Mekan aslında sürekli üretilen birşey, kentsel çevrenin inşa edilmesi aslında bu üretimlerin sadece ilki, esas bunun üzerine gelen yaşantıyla, sosyal, ekonomik ve siyasi uğraşlarla, çatışmalarla veya birlikteliklerle mekan oluşuyor. Sonra tekrar fiziksel müdahaleler, inşaatlar gelebiliyor, bir kere olup biten birşeyden değil, sürekli tekrar tekrar üretilen bir alandan bahsediyorum. Ankara’yı Bilbao’ya taşımak gibi bir hedefim hiç olmadı, ama minibar’ı bana önemli gelen bu uğraş ve çatışmalarıyla bir örnek olarak alıp, Bilbao’yla (veya sergilendiği herhangi bir yerle) iletişime girebileceği bir düzenleme hedefledim. Her sergide izleyici/katılımcıyla anlamlı bir ilişkiye girebilmenin yollarını arıyorum, bu yüzden yapıt aynı olsa bile hiçbiryerde aynı olmuyor.&lt;br /&gt;Tabii bir de Ankara da çok ilginç... Kentsel alan olduğu gibi modern devlet öznesi tarafından şekillendirilimiş olması açısından her şeyden önce... Bir Saraçoğlu mahalessi o Adliya Sarayı o da galiba Paul Bonatz ya da tüm Kemalettin Bey mimarileri... Biraz bunu da açalım... Ankara, bize modernleşme buyuran öznenin sesiydi ve şimdilerde sizce...&lt;br /&gt;Şimdi şöyle birşey var, yani genel kanı sanki ‘proje-kent’lerin hayat kazanamayacağı yönünde veya Ankara’ya yüklenmekten pek hoşlanılan o bürokratik kimlik, halbuki şehirler yaşayan organizmalar, kurgulandıkları yerde kalamazlar. Modern Ulusun şehrin inşasındaki etkisine değinmeyeceğim, bu bir gerçek tabii. Ve tabii ki fiziksel ve mimari çevre kalıcı ve etkin bir sahadır, ama minibar’da olduğu gibi yüklenen-kaydırılan-yüklenen anlamlar kullanım üzerinden bir dönüşüme sebep olabilir. Devinimi yoksaymak sadece körlük olacaktır, öte yandan her şehre giydirilen kılıflar var, bu kılıfların benimsenme dereceleri ise başlıbaşına bir araştırma konusu bence.&lt;br /&gt;Ankara için ilginç bir örnek var, o da SSK İşhanı, Kızılay’da tek bir bina. Kabuğu yani dışa bakan kısmı devlet, bürokrasi, SSK, nüfus idaresi gibi kurumlara evsahipliği yaparken iç avluya bakan mekanlar tam bir hengame, her türlü gece kulubü, pavyon, türkü bar, rock bar hepsi bir arada, ışık, renk, gürültü, kalabalık. Bu baya etkileyici bir örnek, dıştan kurumsal, bürokratik; içten durumsal, patlamalı... &lt;br /&gt;Ankara minibar ilişkisinin başka bir boyutunu bazı minibar sakinlerinin ağzından aktarayım, bu biraz daha sınıfsal/mekansal boyutu, bunlar Deniz Altay’ın araştırmasından, yerleştirmelerden birinde duvara asılan alıntılardan direk aktarıyorum:&lt;br /&gt;“Evet ama şey de var, Ankara’da hakim olan orta sınıf aile anlayışının getirdiği kısırlık sonucu gençlerin bir arayış içinde olup da bu mekanı türetmesi bence en büyük sebep yani. Bence tanımı bu yani.”&lt;br /&gt;Bir diğer görüş de şöyle:&lt;br /&gt;“Ee, tabii ama nitelik olarak burası herhangi bir Ayrancı mahallesinden farklı değil. Ama burası bir dönüşüm yaşamış. Apartmandan ofise dönüşmüş. Ama baktığın zaman ev planında ofisler; o yüzden enteresan bir morfolojisi var apartman formatında işyeri, öyle olduğu için hayaletleşmiyor. İşyeri gibi değil, böyle domestik bir ortamı var yani. İnsanların kafasındaki fiziksel repertuardan da kaynaklanıyor bu; evimden bir farkı yok şu apartmanın. Nasıl biz eskiden sokağa çıkardık, otururduk top oynardık filan; öyle bir havası var.”&lt;br /&gt;Kentsel alanın kullanımı üzerine gerçekleştirdiği gözlemler sonucu oluşturduğu çalışmalarını izleyici ile etkileşime geçerek anlam ve biçim değiştiren mekansal yerleştirmeler olarak ortaya koyuyor..... İzleyici sergiye nasıl dahil oluyor?&lt;br /&gt;Önden tasarlanmış olsa da izleyiciye bir yetki veriliyor. Yani sanat yapıtının varolmasını sağlayanın izleyici/katılımcı olduğu fikrini de biraz zorlayarak, ayrıca minibar’ın şehir mekanına yaptığı uçucu müdahaleye de atıfta bulunmak üzere, yapıta son biçimini vermek izleyiciye düşüyor. Bunu uzun bir masanın üstündeki alıntıları duvara kendilerince yapıştırmak suretiyle, veya bir çalışma masasındaki kitaplara ekleyecekleri post-it’lerle yapıyorlar. Dediğim gibi kısıtlı ve tanımlanmış, ama her sergide bunu zorlayan ve değiştiren birileri çıkıyor, ve onun açtığı yola devam eden birileri de çıkınca yapıt sapıtabiliyor. Bu bir jest tabii, bir jest olarak da kalıyor, ama yine de yapmaya değer bir jest bence. Bir yol ya da bir alan açılabilirse, bu alanı dolduran genişleten birileri mutlaka oluyor. Bunu da ben “durum üzerinde birileri düşündü” diye algılıyorum, zaten bütün amaç bu.&lt;br /&gt;Sokakta içki içerek sosyalleşmek üzerinden tanımsız mekanlara farklı anlamlar kazandıran “minibar”ı, İspanya’da yaygınlaşan “botellon” (büyük şişe) olarak adlandırılan sokak buluşmalarıyla bağdaştırarak çalışmalarını Bilbao’ya özel olarak yeniden kurgulayan Altay, ayrıca güvenlik aparatları ve alarm cihazlarının sokağa yansıyan ışıkları üzerinde durduğu “güvenlik” isimli film... Bütün bu elemanları teker teker açalım... Lütfen son kez ...&lt;br /&gt;“Güvenlik” yeni bir proje. İlk adımını bu sergiye dahil ettim, sonra büyütmeyi planlıyorum. Bu video yerleştirmesi, çoklu televizyon ekranları üzerinden mekana yayılıyor, hem sergilenen yapıtlara bir bağlaç, hem farklı bir bağlam, hem de biraz daha belirsiz bir eleman eklemek için. Aslında tüm gördüğümüz yanıp sönen ışıklar, alarmlar. Bunlar apartmanların sokağa bakan duvarlarına monte edilmiş aygıtlar, işlevleri hırsızları uzak tutmak. Fakat bir yandan da yarattıkları bir görsellik var ve sokakta çok belirgin bir yer edindiler. Bir yandan şehir, sokak, korku, ışıklar derken umumi mekan ile mahremiyet/mülkiyeti ayırmaları üzerinden, bir yandan da gece, ışıklar (ve bu alarmlar sürekli yanıp sönüyor kırmızı, mavi, yeşil, üçlü, tekli lambalar) derken “barsız minibar” ve “eğlencesiz disko ışıkları” bir araya geldiler. Sonuçta birbirinden bağımsız kurgulanmış iki iş arasında böyle bir bağ oluştu. &lt;br /&gt;Minibar, 2003’te yaptığım dia projeksyonları ve bir okuma masasından oluşan yerleştirme ile hem görsel belge hem kuramsal altyapısını açığa çıkartan çalışmam ve yine Platform’da sergilenmiş olan Deniz Altay ile beraber gerçekleştirdiğimiz saman kağıdına basılı alıntılardan ve fotoğraflardan oluşan bir diğer yerleştirme ile sergileniyor. Deniz’in minibar katılımcılarıyla yaptığı söyleşilerden ayıkladığımız bu alıntılar minibara teklifsiz bir tarih ve tanımlama getiren kısa cümleler ve paragraflardan oluşuyor, izleyici ise bu kağıtları sergi alanına yaymakta, yapıştırmakta serbest bırakılıyor.&lt;br /&gt;Botellon, devreye ses kayıtları ile giriyor, mekanda Bilbao’daki Botellon’larda yaptığımız ses kayıtları sürekli yayınlanıyor. Minibar’a dair görseller ve metinler üzerinde Botellon sesleri hem bir ilişki hem de bir kayma yaratmaya çalışıyor. Yani aslında yapıtın belgesel niteliğini zorlayan; tek bir olgu resmetmektense çok katmanlı bir durum ortaya koymaya çalışan bir sergi kurgulama çabaları bunlar.&lt;br /&gt;Bir de tarihsel süreç var. Minibar başladığında sıradan sokaklar olan yerlerin ticaret/eğlence mahallerine dönüşmesine değindiğim bir ek çalışma daha var. Duvara asılı bir seri fotoğraf ile ticari elkoymayı belgeliyorum. Bunlar en popüler minibar buluşma noktalarını kiralayıp veya satın alıp oralara kafeler barlar açan girişimcilerin mekanlarının fotoğrafları. Yani hizmet sektörünü aradan çıkartan bir durum olarak minibar, yine hizmet sektörünün dikkatini çekerek yeni işletmeler açılmasına sebep oldu. Bu tabii minibar’ın taşıdığı potansiyellerin ters yöne kaydığı bir durum, minibar hala devam ediyor, ama sokak artık barlar sokağı oldu. Hatta bu barlardan birinin adı minibar! Bu da alıştığımız ticari olanın sosyal mekana elkoyma sürecinin bir tekrarı. Ne şekil alacağını ben de merak ediyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9120898316273796863-1629480888863235562?l=sanatatak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatatak.blogspot.com/feeds/1629480888863235562/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9120898316273796863&amp;postID=1629480888863235562' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/1629480888863235562'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/1629480888863235562'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatatak.blogspot.com/2011/11/can-altayla-konusma-2006-ylnda.html' title='Can Altay&apos;la konuşma (2006 yılında )'/><author><name>Sanatatak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13149509989696743099</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R9Ra6u802nI/AAAAAAAAACA/GqCxR6TL1nY/S220/baitar%C3%BCthi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9120898316273796863.post-9074135176629445098</id><published>2011-11-19T02:54:00.000-08:00</published><updated>2011-11-19T02:56:06.197-08:00</updated><title type='text'>Arzu Başaran'la söyleşi (Maduniyet Halleri sergisi üzerine)</title><content type='html'>Sanat, bir kutunun içinde onu bekledi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arzu Başaran, uzun bir aradan sonra Maduniyet Halleri sergisiyle geri döndü. Mac Art galerisindeki sergi, özel istek üzerine Mayıs sonuna kadar uzatıldı. Başaran’ın son sergisinde temsili olan figürden vazgeçtiği gibi onun fiziksel olarak da yokluğuna işaret etmesi dikkat çekici. Sanatçının, figüre yüklediği anlamı, bireye olana inancıyla birlikte düşünmek gerekiyor. Kağıttan parça parça çözülen bu figürler, bireyin koşullar karşısında parçalanmasını, bir türlü temsili olana gelene kadar fiziksel olarak var olamadığını ifade ediyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maduniyet eşik hallerine kadar uzun bir ara… Neticesi ne oldu dersiniz ara vermenin?&lt;br /&gt;Öncelikle şunu belirtmem gerekiyor. Son sergim ile bu sergi arasındaki beş yıllık süre, benim isteğimin dışında oluşan özel nedenlerden dolayı oldu. Geçen bu süre içinde atölyede bir sürü farklı çalışma denedim. 2008 için başlamış olduğum sergiyi iptal ettim özellikle… 2007 Ocak ayı benim için bir dönüm noktası oldu. Çok sevdiğim bir dostumuzun, Hrant Dink’in trajik bir biçimde yok olması beni ister istemez sanatın dışındaki fazlasıyla gerçek bir alana itti. Bu zorunlu ara zaman geçtikçe beni hayatla, hakikatle ilgili başka farkındalıklara sürükledi. Bütün bunlar, tanıklıklarım bu sergimin gövdelerini oluşturdu diyebilirim.&lt;br /&gt;Üretmediğiniz süreçlerde suçluluk duydunuz mu?&lt;br /&gt;Hayır, duymadım. Çünkü, hayatımdaki önem sırası bir süre için yer değiştirmek zorundaydı, aksi takdirde bana ihtiyacı olanların yanında güçlü duramazdım. O zamana dek hayatımın büyük bir bölümü kaplayan sanat faaliyeti bir süre için ayrı bir kutunun içinde beni beklemeliydi. Bu dönemde yoğun ve farklı yaşadım sanat hayat ilişkisini. Zaten etrafta olup bitenlerden yansıyanlar, algılarımız da, sanatın ve oluşacak sanat dilinin içini doldurmuyor mu? Günümüz sanatında, bütün bunlardan bağımsız, sadece plastik sanatların meseleleri ile var olan bir sanat anlayışı ile üretmek pek mümkün değil. Hayatla, yaşadığımız koşullarla iç içe, yan yana var olabilen ve kendi dilini farklı disiplinlerle dinamik hale getiren bir ortamdayız.&lt;br /&gt;Üretmeye karar verdiğinizde mesela bu sergiyi çıkarırken duygu durumunuz nasıldı? Korku mesela…&lt;br /&gt;Üretmek mesele değil, ürettiklerinizi belli bir mantık içinde seçtiğiniz teknik ile de anlamlandırıp bir sergi düzeninde ortaya çıkarabilmek önemli. Duygularıma gelince… Korku değil ama bir gerilim hattında iniş çıkışları şiddetli bir biçimde yaşadım diyebilirim. Sonrasını tam kestiremediğim bir süreç ile başladı bu sergi, çünkü bir çeşit mekan düzenlemesi planlamıştım. Boşluğu da işaret eden çerçeveden sıyrılan, koparılan formlar, gövdelere dönüşmeliydi. Benim için yeni bir sergi anlayışı vardı ortada, bu sebeple de oldukça gergin bir 2 yıl geçirdim. Figürle aranız sanki açılmış gibi geldi bana bu sergide… Artık böyle varlığına değil de yokluğuna inanıyorsunuz gibi… Figür olamıyor diye düşünmüşsünüz. Bireyin olamaması… Buna uygun bir zemin yok gibi… Siyasi ve toplumsal koşullar, yaşadıklarımız sizin bireye olan inancınızı mı zedeledi?&lt;br /&gt;Evet, belki de bir anlamda doğru bir tespit bu. Bedenleri oluşturmaya çalıştıkça onlar beden olmak istemiyorlardı. Bir yandan ben kağıtları kopararak onlara form vererek var etmek istiyordum. Öte yandan onlar tam bir beden olmamak için kopuyorlardı. Bireyin olamaması, benim vurgulamak istediğim insanın hallerine dönük bir seçim aslında. Yaşadığımız toplumda tam da böyle bir zemin oluşmuş tarih boyunca… Yakın tarihimizde de bu hala böyle. Özne olarak görülmeyenler, kimlik parçalanmaları, arada kalma hali, bundan ötürü yırtılmalar, fark etmediklerimiz. Sosyal bilimlerin alanından ödünç aldığım maduniyetin anlamlarından biri olan, bölük pörçüklüğü uygun buluyorum bu hali ifade etmek için. Tam tersi bireye inancımın azalmasını değil, hakim bakışın yıllardır birey olarak görmediklerini göstermek istedim ben... Bu sebeple kağıtları kopararak oluşturduğum gövdeleri giderek daha da eksilterek, hafifleterek incelttim onları, uzuvlarını tamamlamadan düzenledim.&lt;br /&gt;Bu sürecin İhlal sergisiyle başladığını söyleyebilir miyiz? İhlal, politik bir sergiydi. Sizin için nasıl bir anlam taşıyor?&lt;br /&gt;Evet, İhlal sergisi daha çok sosyal bir projenin sanat yoluyla etkili hale gelmesi içindi. Orada kullandığım yöntem daha çok bilinen, yapılan bir teknikle oluştu. Bir de medya eleştirisi vardı tabii. O sergi bittikten bir süre sonra yüzü olmayan sadece çizgi ile yaptığım bedenlerin bir kısmının içlerini keserek boşaltım, bu sergiyi hazırlarken onlarla bir ilişki kurduğumu düşünüyordum aslında…&lt;br /&gt;Bu sizin deyişinizle “bölük pörçük figür kalıntıları”nın kırmızılıkları gerçekten kandan yapılmış gibi bir his yaratıyor. Gerçek kan kullanmayı düşündünüz mü?&lt;br /&gt;Aslında kan öncelikle şiddeti, acıyı ve ölümü çağrıştırıyor, ancak bir de kanı taşıyan damarlar var, yaşamak için gerekli olan damarlar. Ben kırmızıyla hem gövdelerin özne olarak görülmesini vurgulamak istiyorum hem de sesi olmayanın yaşadığı parçalanmışlığı ve şiddetini işaret etmek istiyorum. Gerçek kan kullanmak çok birebir anlam taşırdı benim için.&lt;br /&gt;Genç kadın sanatçıların çok üretken olduğu bir dönemden geçiyoruz. Bu sizi nasıl etkiliyor?&lt;br /&gt;Beni etkileyen sanatçıların cinsiyetini pek düşünmedim bu güne kadar. Ama böyle sorunca ilk aklıma gelen çok güçlü bulduğum Leyla Gediz, Neriman Polat, Canan Şenol gibi sanatçıların işlerini takip ediyorum.&lt;br /&gt;Kadın sanatçı erkek sanatçı ayrımına inanmaz mısınız?&lt;br /&gt;Hayır, hiç böyle bir ayrımım olmadı. Sanatın içinde böyle bir ayrımı anlamlı bulmam. Ama ayrımcılık yapanlar yüzünden tarih boyunca kendini ifade edememiş kadın sanatçılar olduğunu tabi unutmuyorum.&lt;br /&gt;Kendinizi feminist olarak tanımlar mısınız?&lt;br /&gt;Hayır, kendimi feminist olarak tanımlamam. Ancak bu kadınlara yapılan haksızlıklara, baskılara ve şiddete sessiz kaldığım anlamına gelmez, tam tersi en çok hassas olduğum meselelerden biri de budur.&lt;br /&gt;1980’li yılları nasıl hatırlıyorsunuz? 1980’li yıllarda toplumsal eleştirinin karşısına, siyaset dışında kalan, bireysel serüveni ortaya çıkaran, tabuları konu edinen bir üretim çıktı mı? Eğer çıktıysa bu üretimin ne kadar parçası olduğunuzu düşünüyorsunuz bugün?&lt;br /&gt;Tabii bir miktar oldum. Bundan kaçmak, bundan bağımsız olmak mümkün mü? 1980’ler darbe sonrası yasaklarla dolu içe kapanan bir ülkede, uzun zaman normal bir siyasetin olmadığı yıllar… Benim öğrenciliğim de bu bir döneme denk geldi. Demokrasinin olmadığı, düşüncenin hapsolduğu yıllarda sanat da, olmayan siyasetin ve askeri yönetimin gölgesinde nasıl olabilirdi ki? Ancak, özellikle Almanya’da başlamış olan yeni dışavurumculuk o zamanın gençlerini gecikmeli de olsa etkiledi diye düşünüyorum. Evet, ben de böyle yasaklı geçen yıllar içinde bireysel olarak kendimi ifade etmeyi, dışavurumcu bir üsluba yakın durarak oluşturdum. Özgürlüğün olmaması, etrafta yaşananlar, beni gençliğin de etkisiyle biraz öfkeli, hırçın biraz da sert yaptı. Yaptığım sanat da bundan payını aldı sanırım.&lt;br /&gt;Geçmişle bir hesaplaşmanız olduğunu mesela? Resminizde neyi yapmak istemiyordunuz? Neyin peşindeydiniz en çok?&lt;br /&gt;Sözünü ettiğim baskıcı ortam ve sonrası beni daha bireysel bir bakış açısına yöneltti. 1990’lar ve yeni oluşan galeriler, bienaller, kurumsal mekanlar genç sanatçıların da cesaretle ortaya çıkmasını sağladı. Ben de o rüzgarın içinde kimi zaman girdaplara, kimi zaman büyük tuvallerle ifade ettiğim vajina, var olmak gibi anlamlandırdığım soyutlanmış formlara, kimi zamanda boşlukta asılı duran hayvan figürlerine doğru yol aldım. Resimlerimde birebir, dolaysız bir anlatım, hiç istemediğim bana çok uzak bir bakış oldu. Gerektiği yerlerde resmin sınırlarının dışına da çıktım. Hep aynı malzemeye bağlı kalmak çok sevdiğim bir şey değil. Malzeme değişse de alttan ilerleyen bir sanat dili oluşturmak önemli. Teknik değişir, bazen fotoğrafa bazen filme bazen de çizgiye ihtiyaç duyarsınız, seçtiğiniz kavram hissettiklerinizi ve vurgulamak istediklerinizi malzemenin farklılığı ile derinleştirir, ben de bunların peşindeyim işte…&lt;br /&gt;Hale Arpacıoğlu, Fuat Acaroğlu, Murat Sinkil gibi sanatçılar, bu yıllarda aktiftiler. Şimdi yoklar… Bu kesintinin nedeni neydi sizce? Siz de uzun bir ara verdiniz ama hiçbir zaman bırakmadınız. Bırakmayı düşündünüz mü?&lt;br /&gt;Herkesin farklı tercihleri oluyor. Ama ortada gözükmemeleri onların üretmedikleri anlamına gelmeyebilir, bazen sadece sergi yapmaya ara vermiş olabilir sanatçılar, dolayısıyla üretmeyi bırakmamış da olabilirler. Bana gelince başta da söylediğim gibi benim ara vermem tamamen özel sebeplerden dolayı. Kaldı ki zorunlu da olsa sergilerin arasını bazen böyle açmak, hayattan, yaşananlardan bir çok şey biriktirmenizi sağlıyor, geriye çekilip uzak açıdan olan bitene bakmak farklı bir derinlik ve perspektif getiriyor sanatla olan ilişkiye. Bırakmak ise hiçbir zaman söz konusu olmadı benim için.&lt;br /&gt;Bugün çağdaş sanat hiç olmadığı kadar popüler, pazarlanır, iyi kötü bir pazara sahip, uluslararası dolaşımda… Bu olumlu koşullar size nasıl görünüyor?&lt;br /&gt;Çağdaş sanata olan talep, tuval resminin dışındaki alternatiflerin de kabul görmesi önemli gelişmeler. Geç de olsa böyle bir dinamiğin fark edilmesi, genç sanatçıların kendilerini sürekli kılmaları açısından da önem taşıyor sanırım. Ancak uluslararası dolaşımdan söz ederken yapılan sergileri kast ediyorsanız evet, eskiye oranla daha umut verici bir hareketlilik var, ancak çağdaş sanat müzayedeleri için aynı şeyi söylemek zor. Aniden yükselen fiyatların gerçekliği, uzun vadede nereye doğru yol alacağı biraz karanlık geliyor bana. Bekleyip görmek lazım. Bir de müzayedelerdeki satış fiyatları, galerileri nasıl etkiliyor, ona da bakmak gerekir. Ben ise halimden memnunum. Alternatif sergi mekanlarının varlığı, genç sanatçıların enerjileri, onların giderek uluslararası alanda daha çok fark edilmeleri gelecek için umut verici geliyor bana.&lt;br /&gt;Nişantaşı galeri mekanları tam olarak kamusallaşamayan mekanlar. Apartman içinde çoğu. Özel bir yere gider gibi gidilen… Özel dairelerden devşirme. Eşikte mekanlar yani…. Serginin ismi maduniyet halleriyle bu kamusallaşma sancısı çeken galeri mekanının nasıl bir etkileşime girdiğini düşünüyorsunuz?&lt;br /&gt;Sadece Nişantaşı değil Beyoğlu da çok farklı değil bu mekanlar açısından. Daha önce dükkan, banka olan ve sonra galeriye dönüştürülen giriş katlarını da saymak lazım. Belki zamanla sadece sergi mekanları olarak daha fazla yer açılacak ve kendi özel alanlarını sadece galeri olarak oluşturacaklar diye düşünüyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9120898316273796863-9074135176629445098?l=sanatatak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatatak.blogspot.com/feeds/9074135176629445098/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9120898316273796863&amp;postID=9074135176629445098' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/9074135176629445098'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/9074135176629445098'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatatak.blogspot.com/2011/11/arzu-basaranla-soylesi-maduniyet.html' title='Arzu Başaran&apos;la söyleşi (Maduniyet Halleri sergisi üzerine)'/><author><name>Sanatatak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13149509989696743099</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R9Ra6u802nI/AAAAAAAAACA/GqCxR6TL1nY/S220/baitar%C3%BCthi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9120898316273796863.post-564976696395795744</id><published>2011-11-19T02:52:00.000-08:00</published><updated>2011-11-19T02:53:47.410-08:00</updated><title type='text'>Evde Konuşmalar kitabından Beşir Ayvazoğlu söyleşisi</title><content type='html'>BEŞİR AYVAZOĞLU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“BİZİM DEDİĞİMİZ BİZİM OLMAYAN BİR KÜLTÜRDÜR”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şimdi tabii Anadolu geleneği diye çok geniş bir gelenek var. Türk-İslam bunun içinde var ama gelenek dediğiniz zaman o kadar geniş bir alandan söz açıyorsunuz ki… Mesela Hitit'i nereye yerleştireceksiniz? Cemal Tollu, Hitit'le çok ilgili bir gelenekçi sanatçıdır doğrusunu isterseniz. Bizans'ı, Roma'yı, eski Anadolu uygarlıklarını nereye yerleştireceksiniz geleneğin içinde o halde? Ben geleneğin şu kısmıyla ilgili olanı bir araya getirdim, demeli. O kadar… Gelenek büyük bir başlık.”&lt;br /&gt;Hüsamettin Koçan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayşegül Sönmez- ”Sanat ve kültür adına sözü edilebilecek eserler ortaya koyanlar varsa, onların her şeye rağmen üzerinde oturduğumuz devasa kültürle herhangi bir şekilde ilişki kuranlar olduğunu söylersem, büyük bir iddiada mı bulunmuş olurum? Bu bizim ülkemiz ve bizim hayatımız; onları elbirliğiyle güzelleştirmeye mecburuz!” diyorsunuz bir yazınızda... Üzerinde oturduğumuz bu kültürden neden hep taşınmak istedik?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beşir Ayvazoğlu: Üzerinde oturduğumuz kültürden niçin taşınmak (kaçmak) veya kurtulmak (yıkım) istedik? Bu önemli biri sorudur. Cevabının basit olduğunu sanmıyorum; fakat kestirme bir cevap aranırsa, kolonyalizmin sağladığı ekonomik büyüme, teknolojik ilerleme ve sanayi devriminin Avrupa’ya sağladığı avantajlar yüzünden yaşadığımız askeri yenilgilerin ve sürekli geri çekilişin yarattığı psikolojik çöküşten, yılgınlıktan söz etmek mümkündür. Yönetici zümre ve entelijansiya, Avrupa’nın bizi geri püskürten ekonomik ve teknolojik üstünlüğüyle sosyal ve kültürel organizasyonu arasında deterministik bir ilişki kurmuş, mesela suçu toplumu uyuşturduğunu düşündükleri eski musikiye yüklemiş, tiyatromuz, operamız, polifonik müziğimiz olursa, yazıyı sağdan sola değil de, soldan sağa doğru yazarsak, eski binaları yıkıp düz caddeler açarak eğri büğrü sokaklardan kurtulursak ilerleyeceğimizi zannetmişlerdir. Bunun tabii sonucu, ilerlememizi engellediği düşünülen bütün değerlerden –çok zaman Vandalizm ölçülerine varan- bir kurtulma gayretidir. Bu gayreti gösterenler ne benimsemek istedikleri medeniyetin iç dinamiklerinin farkındaydılar, ne de kurtulmak istedikleri kültürün değerinin...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- “Yani ‘eve dönüş’... Dönüşte evinizi beğenmeyebilirsiniz, giderken bıraktığınız ev artık ihtiyaçlarınıza cevap vermiyor olabilir. O halde onu ya -yeni ihtiyaçları da göz önüne alarak- restore eder yahut temelleri üzerine yeni bir ev inşa edersiniz! İçinde yaşayabileceğiniz yeni bir ev! Yeni bir estetik!” Bu sözleriniz hemen Baksı Müzesi’ni akla getiriyor. Hüsamettin Koçan'ın kendi doğduğu köye müze yapması bir eve dönüş olarak okumak gerekiyor sanırım... O bölgenin ihtiyaçlarını göz önünde bulunduran bir müze... Ehramlarıyla sergiyi gezen köyün kadınları da bunu doğruluyor. Başka eve dönüş örnekleri var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B.A: Baskı Müzesi’ni ne yazık ki görme imkânı bulamadım. Basından takip edebildiğim kadarıyla, Hüsamettin Bey’in hayata geçirdiği bu projenin bir “eve dönüş” projesi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. “Günümüz sanatı ile geleneksel sanatı ortak bir zeminde buluşturarak sanatı ve kültürü yaygınlaştırmayı” amaçlayan bu projenin bir model oluşturacağını ve zaman içinde yeni projelerin hayata geçirileceğini tahmin ediyorum. Sadece plastik sanatlarda değil, mimari, edebiyat, musiki, tiyatro ve sinema gibi alanlarda da -başarılı olmuş veya olamamış- çok sayıda “eve dönüş” projesinden söz edilebilir. Yıllar önce yazdığım Geleneğin Direnişi adlı kitabımda aslında bu çabaların bir değerlendirmesini yapmak istemiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Gelenek nasıl kendini yenileyebilir? Bu mümkün müdür?&lt;br /&gt;B.A: Gelenek aslında tarif edilmesi çok zor, herkesin farklı anlamlar yükleyerek kullandığı bir kavramdır. Ben kendi anlayışıma en yakın tarifi T.S. Eliot’ta bulduğumu birçok defa dile getirdim. Bildiğiniz gibi, Eliot, “Şair ve Gelenek” yazısında, bir şairin yahut yaza&amp;shy;rın geleneğe sahip olabilmesi için önce tarih şuuruna sahip olması gerektiğini söyler. Tarih şuuru, geçmişin aslında geçmemiş olduğunun farkına varmak, daha açık bir ifadeyle, geçmişin hal’de de var olduğunu bilmektir. Böyle bir şuura sahip olan sanatçı, yalnız kendi zamanının şuurunu ifade etmekle kalmaz; eserinde bütün bir geçmiş yeni bir anlam ve yeni bir ifade kazanmış olur. “Geçmişin hal içinde varlığını hissetmek, sınırsızı sınırlı olanda, yani bugünde bulmak bir şairi yahut yazarı gelenekçi yapar” diyor Eliot; böyle bir şair veya yazar hem bu anlamda gelenekçidir, hem de çağının şuurunu ifade etmesi bakımından modern. Elbette tarih şuuru, muhte&amp;shy;şem zaferlerden dem vurmak, mefahirden söz etmek, başka bir deyişle, tarihi sırtında ağır bir yük olarak taşımak değil, itici bir güç olarak hissedebilmektir. Geçmişi tekrarlayarak gelenekçi olunmaz. Mesela bir mimar eskiden kullanılmış mimari elemanları tekrarlayarak veya bir şair bugün gazel yazarak gelenekçi olamaz; ama mimar öyle bir eserler yaratır, şair öyle bir şiirler yazar ki, ortaya koydukları eserler hem kendi çağlarının şuurunu ifade eder, hem de bütün bir geçmişin birikimiyle alışveriş halindedir. Ancak böyle bir süreç, ciddi kültürel kırılmalar yaşamayan toplumlarda sağlıklı işleyebilir. Bizim -yaşadığımız ciddi kırılmalar ve travmalar yüzünden- içinden geldiğimiz, üzerinde oturduğumuz kültürle ilişkimiz çok problemlidir. Hatta problemin ötesinde bir durum bu. “Bizim” dediğimiz, aslında artık bizim olmayan, dışına ve uzağına düştüğümüz bir kültürdür. Bu kültüre sahip çıkanların bile onu ne kadar temellük ettikleri tartışılabilir. Kendi kültürümüzü yabancılar gibi öğrenmek zorundayız. Ancak bu öğrenme sürecinde kullandığımız araçlar, kavramlar, terminoloji vb. hep yabancı. Dolayısıyla geride bıraktığımız ve bizim olduğunu varsaydığımız kültürü öğrenirken aslında onu farkında olmadan oryantalistler gibi yeniden şekillendiriyor, çarpıtıyoruz. Elimizde kapıyı açacak anahtarlar yok. Eğer sizin kültür, düşünce ve estetik dünyanızı gelenek belirlememişse, onu sonradan öğreniyorsanız, yaptığınız bir çeşit oryantalizmdir. Bu topraklarda yeşermiş ve asırlarca yaşanmış kültüre özellikle aydınların ne kadar yabancılaştığını anlamak için etrafınıza şöyle bir bakmanız yeter. Peki, bu kültürle ve gelenekle yeniden bağlantı kurmak mümkün mü? Mümkün elbette. Hiçbir kültür büsbütün yok olmaz. Bizim kültürümüz işte burada, kütüphane raflarında, arşiv depolarında, mimari eserlerde, şehir dokularında, hatta mezarlıklarda... Eğer bu kültürün dilini öğrenip şifrelerini çözerek derinliklerine nüfuz edebilirseniz, onu sevebilir, benimseyebilirsiniz. Bizim şansımız elbette yabancılardan daha fazla. İçimizde bir yerlerde inci tellerle bu kültüre bağlıyız. İstesek de, istemesek de… Ben, bu toprağın kültürüne ve değerlerine kendilerini en yabancı hisseden aydınların içinde bile, bu kültürün, bir vicdan azabı gibi konuştuğundan, derinlere yürümüş bir kıymık gibi sürekli rahatsız ettiğinden eminim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- “Geleneği ve estetiği yeniden üretmekten ne anlamalıyız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B.A: Bu coğrafyada bin yılda oluşmuş bir kültür var; tuhaftır, bu kültürün bazı tezahürleri insanları korkutuyor. Bir defa, kendi kültürünüzden korkmayacaksınız; bu topraklara ayağınızı sağlam basacak, onu sevecek, anlamaya, dilini sökmeye, sembollerini çözerek arka planına nüfuz etmeye, estetiğini çözümlemeye çalışacaksınız. Dedim ya, Avrupa’da kabul görmek için “gelenekten yararlanma iddiasıyla” alelacele yapılan işlerle pat diye oryantalizmin kucağına düşme tehlikesi vardır. Yani önce keşif süreci, sonra yaratma... Tabii bu da yeterli değil; bir de içinde yaşadığımız çağ var. Dünyada sanat ve kültür adına neler olduğunu öğrenecek, sonra ikisinden hareketle yeni bir şey ortaya koyacaksınız. Yani bugün, modern sanatı yok sayarak gelenekten yeni bir şey üretmek mümkün değil. Soyut sanat akımlarını, kavramsal sanatı, günümüzde sanat adı altında yapılıp edilenleri takip etmeden gelenekten bir şeyler çıkarıp alamazsınız.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9120898316273796863-564976696395795744?l=sanatatak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatatak.blogspot.com/feeds/564976696395795744/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9120898316273796863&amp;postID=564976696395795744' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/564976696395795744'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/564976696395795744'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatatak.blogspot.com/2011/11/evde-konusmalar-kitabndan-besir.html' title='Evde Konuşmalar kitabından Beşir Ayvazoğlu söyleşisi'/><author><name>Sanatatak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13149509989696743099</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R9Ra6u802nI/AAAAAAAAACA/GqCxR6TL1nY/S220/baitar%C3%BCthi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9120898316273796863.post-3523898416839968787</id><published>2008-12-14T03:19:00.001-08:00</published><updated>2008-12-14T03:19:40.951-08:00</updated><title type='text'>Koç Üniversitesi Kadın Konferansı'ndan notlar</title><content type='html'>Kadınlar kadınları konuştu  &lt;br /&gt;Başbakan Tayyip Erdoğan, kadınlara karşı pozitif ayrımcılık yaptığını büyük bir gururla itiraf etse de Koç Üniversitesi’nin geçtiğimiz hafta sonu düzenlediği Kadın konferansında Türkiye’de Kadın ve Eğitim başlıklı araştırmasında Prof.Çiğdem Kağıtçıbaşı, vahim bir gerçeğin altını çizdi. Türkiye’nin cinsiyeti güçlendirme endeksinde 93 ülke arasında 90.sırada olduğu gerçeğini... Bu hafta, söyleşi bölümünü bu konferasın ilk oturumu Temsil ve Kimlik’te konuşan Zeynep Direk, Aksu Bora ve Fatmagül Berktay’ın konuşmalarındaki bazı bölümlere ayırmak bu yüzden şart oldu...     &lt;br /&gt;Fatmagül Berktay:&lt;br /&gt;“Karşıdan iki kişi geliyor sandım; oysa sadece  bir  erkek ile karısıymış.”Bu Rus atasözüyle konuşmasına başlayan Berktay, Arisoteteles’den Kant’a konu kadınlarla geldi mi binlerce yıllık ataerkil önyargının nasıl değişmediğini anlattı...  &lt;br /&gt;“Kant gibi parlak bir düşünürün, konu kadınlara geldi mi, binlerce yıllık ataerkil önyargıyı dile getiren Rus atasözünün yansıttığı paradigmanın dışına çıkamaması gerçekten ironiktir. O atasözünün “veciz” biçimde ifade ettiği şey kadının kendi başına bir kişi, özerk bir insan varlığı sayılmamasıdır; Kant da, evlilik birliği içinde kadının, sonuçta erkek aklı tarafından temsil edilen ve yönetilen “tek bir ahlaki kişilik”te eritilmesini savunmakta; “tamamlayıcılık” sonuçta, erkeğin norm sayıldığı bir “aynılaştırma”ya varmaktadır. Yani hep bir eril norm vardır ve “öteki” (bu bağlamda kadın) hep o norma göre ölçülüp belirlenmektedir. Oysa bu düşünürler, kadını “tamamlayıcı” özelliklerle tanımlarken, kadın cinsine yönelik bir övgü yaptıklarını düşünüyorlardı. Ama kadınların “nesnel akıl yürütme yetisi”nden yoksun olduklarını öne sürerken, kadınlara özgü olduğu düşünülen bu özelliğin, aslında kadınların erkeksi başarı alanlarından binlerce yıllık dışlanmalarının ürünü olduğunu görmezden geliyorlardı ve ortaya attıkları görünüşte “hayırhah” teori, sadece bu gerçeğin maskelenmesine yarıyordu. Bu olgu, daha sonraları, örneğin bir Schopenhauer’in kadın karakterine küçümseyerek bakmasında netlik kazanır. Kadınlar Hakkında adlı denemesinde, kadının akıl yürütme yetisinden yoksun olduğunu ve bunun doğuştan gelen bir olgunlaşmamışlığı yansıttığını ileri süren Schopenhauer, kadınların zamanla ancak sınırlı türden bir akıl yürütme yetisi kazanabileceklerini ve “bütün yaşamları boyunca büyük bir çocuk olarak” kalacaklarını buyurur. Burada, kadının doğuştan “eksik insan” olduğunu iddia ederek onu rasyonel akıl yürütme alanının dışına atan Aristoteles’ten  bu yana fazla bir şey değişmemiş ve felsefenin “dişil olandan kaçışı” hala sürüyormuş gibi görünüyor. Bazı filozoflar, dişil “öteki”yi felsefenin içine almaktansa, felsefenin “ölümü”nden ya da “sonu”ndan söz etmeyi yeğliyorlar. &lt;br /&gt;Ne var ki, felsefeyi “öteki”ne açma çabaları da yok değil. Batı söyleminde örneğin Nietzsche, Freud, Derrida gibi düşünürler, pozitivist rasyonaliteden daha farklı bir şeye, bedene, bilinçaltına vb. yer açmaya çalıştılar. Ne var ki, onlarda da dişillik değilse bile –burada Derrida’nın “ben dişiyim” demesini hatırlamak gerekir-  spesifik kadın, “öteki” olarak kalmaya devam etti. Bu düşünürlerin kadınlara ilişkin metaforlarını, yorumlarını salt retorik ya da üslup bezemesi olarak kabul etmek mümkün değildir. Nietzsche’nin örneğin Zerdüşt’te erkeği derinlik, kadını ise yüzeysellik olarak sunmasını ve kadın-erkek ilişkisini mutlak biçimde farklılaştırmasını rastlantı olarak görebilir miyiz? Ona göre kadın açısından erkek, çocuk edinmenin aracıdır –zaten kadınlarla ilgili her sorunun tek bir çözümü vardır:Gebelik!-, erkek içinse kadın hem tehlike, hem oyundur. Her ne kadar Derrida, Nietzsche’nin kadının “yüzeyselliğinden” söz ederken bunu bir “gizem ve belirsizlik” anlamında kullandığını söylese de, kadın gene “eksiklik”le maluldür ve eksikliğini tamamlamak, kendisine “derinlik” verebilmek  için  erkeğe muhtaçtır.” &lt;br /&gt;Zeynep Direk&lt;br /&gt;Zeynep Direk, Simone De Beavouir’da kadın kimliği: eşitlik ve farklılık üstüne başlıklı konuşmasına kadının ikinci cinsiyet olma durumunun Eski Yunan’dan 1940’lara kadar özünde pek değişmemiş olmasının kadının doğasından kaynaklandığını göstermediğini ifade ederek başladı. &lt;br /&gt;Erkeklerin biyolojik ayrıcalıkları derken Beauvoir(Simone) ne kast eder? Onu biyolojik cinsiyet farklılıklarının değil, kendisi bu kavramı kullanmamış olsa dahi toplumsal cinsiyetin düşünürü olarak okumuyor muyuz?&lt;br /&gt;Sonunda iş nasıl olup da gelip biyolojik farklılığa dayanır? Beauvoir’a göre ne erkeklerin biyolojik ayrıcalıkları ne de kadınların fiziksel zayıflığı ve buna bağlı olarak üretim kapasitelerinin erkeklere nazaran daha düşük olması erkeklerin ezen kadınların ezilen konumunda bulunmalarını zorunlu bir biçimde gerektirmemeştir.Burada mantısl bir zorunluluk bulunmaz. Kadın çocuk doğurduğu ve doğurduğu çocuklara baktığı için dünyada erkek gibi çalışamamış onun gibi düşünememiş ve erkeğin diğer erkeklerle beraber kurduğu birlikte- olmaya mitsein’a katılamamıştır der Beauvoir. Doğurma ve doğurmamam gibi biyolojik olgular değil aslında burada önemli olan, bunların taşıdığı anlam. Kadının doğurganlığı erkek tarafından yaşamın gizemine asimile edildiğinden erkek onda kende benzerini tanımamamış ve kadının girdiği bu radikal başkalık boyutu onun izelmmesine yol açmıştır.&lt;br /&gt;Fakat bu radikal başkalık boyutu ve yol açtığı bağımlılık koşulu kadının doğurganlığının yol açtığı bir şey değildir sorun doğurganlığın söyle anlamlandırılmış olmasıdır Doığum öymle anlam ifade eder ki doığurganlık öyle dehşet uyandırır ki doğurgan kadın abjekt olur, Tanrıca ve hizmetkar tarinten dışlanır. Aşkınlığın eril tarihi aynı zamanda bir abjektion tarihidir.&lt;br /&gt;Kadının sembolik sistem içinde neden özne olmadığını Beauvoir şöyle açıklıyor:&lt;br /&gt;Sembolik düzenin öznesi Öteki’yle ilişkisi içinde özneleşmiştir. Bilinç ondan başka olduğu halde onun gibi bir bilinç olan ötekiyle karşılıklı olarak birbirini sınırlandırma ve yadsıma öncelikli olarak antogonistik bir ilişki yaşamaksızın özne olamaz. Erkeğin doğayla kurduğu ilişki de antagonistik bir bilinç ile başka ilişkisidir. Fakat doga bilinç değildir; kendisine mevcut (presence a soi) değildir. Oysa başkasının mevcudiyetinden tam manasıyla bahsedebilmek için başkasının kendisine mevcut olması gerekir. Gerçek başkalık benden ayrı ama benim gibi bir bilinçtir.&lt;br /&gt;     &lt;br /&gt;Aksu Bora&lt;br /&gt;“Babanın despotlukla, annenin ise cehalet ve dar kafalılıkla malul olduğu bu hanelerden nasıl bir kadınlık çıkabilirdi ki?”İşte su soruyu sorduğu konuşmasında Aksu Bora, aynı zamanda büyük tarihsel anlatıların kadın deneyimlerine karşı körlüğünü de vurguladı.  &lt;br /&gt;(...)  &lt;br /&gt;Anlaşılan o ki, modernleşme projesi içinde kadınlara verilen rol ve yüklenen anlamlar birden fazladır: Kurtarılması gereken kurbanlar, cezalandırılması gereken fettan kadınlar, gurur duyulacak kız evlatlar. “Yeni kadın”ın eş ya da kızkardeş değil de kız evlat oluşu, bu kadının tanımı gereği modern erkeğin eseri olmasındandı. Nitekim, Ayşe Durakbaşa’nın derinlikli analizinde belirttiği gibi, Cumhuriyet kızı denilen modern kadın, Kemalist erkeklerin mükemmeliyetçi eğitiminden geçmiş, bu babaların kızlarıdır. “Kemalist aile reisleri bir yandan aile şerefleri konusunda son derece titizdirler, ailedeki kadınların giyim ve davranışlarının geleneksel cinsel ahlak kurallarını gözetmesini isterler; bir yandan özellikle kızlarının modern bir eğitim almasını ve iki cinsin birlikte sosyalleştiği, eğlendiği ortamlara kendi karıları ve kızlarıyla katılabilmek, onların bu ortamlara uyum sağlayabilmesini isterler. Semiha Berksoy’la babasının mektuplaşmasında da görüldüğü gibi, bir bakıma babalarla kızları arasında gizli bir anlaşma vardır. Genç kadınlar eğitim, meslek ve çalışma hayatına katılma haklarını genellikle babalarının desteğiyle elde etmektedirler; ancak özellikle erkeklerle ilişkilerinde son derece dikkatli davranmak ve kendilerine uygun eşler bulup evlenene kadar cinselliklerini bastırmak zorundadırlar.” Partha Chatterjee’nin belirttiği gibi, babalarla kızları arasındaki gizli anlaşma, Batılılaşmaya rağmen kültürel kimliğin korunması için stratejik bir araçtır. Osmanlı/Ortadoğu bağlamı, bu bakımdan özgül bir bileşen de içerir: modernleşmeci erkek elitin kendine bakışının oryantalist perspektifin ışığında kırılmış olması.  Bu göz ne görür? Her şeyden önce, oryantalist ressamların, Ingres’in, Delacroix’nun gördüğünü: sereserpe uzanmış onlara bakan çıplak kadınlar. Gizemli ama ulaşılabilir. Bütün bir coğrafyanın böyle bir arzu nesnesi olarak tasarlanmasına, bir anlamda kadınlaştırılmasına karşı, bu coğrafyanın kadınlarını gizemlerinden arındırıp tayyörlerle zırhlandırmak, yalnızca namus kodlarına ilişkin bir titizlenmeyi değil, aynı zamanda erkekliği yeniden elde etme arzusunu da gösterir. Her ne kadar bu strateji bir eşitlik söylemi içinde uygulanmışsa da, kadınların “açılması” ve eşit yurttaşlar olarak yeniden tanımlanması, sömürgeci fantezilerin anlattığı “Kadın”dan kurtulma arzusunu da içerir. Bu anlamda, Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyetine geçişin yalnızca iktidarı babadan alan oğulların değil, aynı zamanda “düveli muazzama”ya karşı savaşan askerlerin hikayesi de olduğunu unutmamak gerekir.&lt;br /&gt;Bu arzunun kız evlatlardaki karşılığı nedir? Atatürk’ün “vazifelendirerek kurtardığı” ve “karşısında geleneksel saplantılarından kurtulmamış yarı aydın bir zümre ile cehaletinden sorumlu tutulamayacak halk kitleleri bulunsa da, arkasında koskoca devletin kudreti”ni hisseden kızlar, modern erkeklerin kurtulmayı arzuladıkları bu Kadın hakkında ne hissetmektedirler? Hem kişisel hem de toplumsal tarihin unutuşlarla şekillendiğini hatırlayarak, bu sorunun yanıtının da “unutulanlar” arasında sayılması gerektiğini söylemeliyiz. Ayşe Durakbaşa ve Aynur İlyasoğlu, modernleşme tarihini kadın anlatıları üzerinden takip edebilmek, bu anlamda, unutulanları hatırlamak amacıyla yaptıkları sözlü tarih çalışmasına ilişkin değerlendirmelerinde, kız evlatların bu unutuşuna dikkat çekiyorlar: “Anlatıların modernleşmeye ilişkin kamusal söylemi izlediği görüşmelerde, annelerin hikayelerinin bastırıldığını, bunun yerine “yeni kadın” denilen kızlarınınkinin geçtiğini fark ettik. En az dört görüşmede (…), kendilerinin modernist görünümlerinde ve kişiliklerinde babalarının ne kadar etkili olduğunu açıkça vurgulamalarına karşın, annelerine ilişkin söyleyecek bir şey bulamadılar”. Annelerine ilişkin söyleyecek bir şey bulamama hali, kamusal söylemin anlatabileceği hikayeler içinde, kadınlarınkine yer olmamasıyla ilişkilidir kanımca. &lt;br /&gt;Aynı zamanda, aralarında Afet İnan ve Sabiha Gökçen’in de bulunduğu bir dizi kızı evlat edinen ama tam da bu kız evlatlar için bir rol modeli olabilecek nitelikteki Latife Hanıma hayatında yer bulamayan Atatürk’ün simgelediği bir soruna da işaret eder: Anlatabilecek hikayesi olan yetişkin bir kadını sonsuz bir sessizliğe mahkum ederken, her biri babayla teke tek ilişki kuran bir dizi kız evlada yeni bir hikaye yazmak isteğine. &lt;br /&gt;Hülya Adak da 1918-1935 tarihlerinde yazılmış kadın özyaşam öykülerini incelediği ufuk açıcı yazısında, benzer bir unutuştan söz ediyor: “Cumhuriyetin kuruluş yıllarına, yani 1920 ve 1930’lara odaklanan kadın otobiyografilerinde, (…) özel ve kamusal benlik arasında keskin bir ayrım yapılıyor ve kamusal benlik, özel olan pahasına aşırı derece öne çıkarılıyor”… Bunun anlamı nedir? Her şeyden önce, bize “özel” olan ile “kamusal” olan arasındaki ayrımın çizilmesinde, kadınların bu anlatılarının çok kritik bir yerde durduğunu hatırlatır. Bahsedilen dönem, yani modern ulusun, devletin ve yaşamın inşa edildiği bu tarih parçası, neyin özel hayat neyin kamusal olduğunun da ayırt edildiği bir zamandır. Ve bu ayrım, modern cinsiyet ilişkileri rejiminin üretiminde temel önemdedir. Hülya Adak, az önce bahsettiğim yazısında, kadınların bu hikayelerde kendilerini çocuksulaştırdıklarını, bu çocuksulaştırmanın stratejik bir yol olarak benimsendiğini anlatır ve ekler: “bu yalnızca hikayeyi kurgulamanın ya da ataerkil tabuların yetişkin bir kadının anlatısı etrafında oluşturabileceği krizlerle başa çıkmanın bir aracı değildir. Tersine, kendini çocuklaştırma, daimi bir kadınlık durumu olarak çocukluğu içselleştirme eyleminin kendini ifadesidir de.” Kadınların birer yetişkin haline gelebilmeleri, kendilerinden önceki kadın kuşaklarıyla kuracakları süreklilik ilişkisine bağlıdır- kadınlık, her şeyden önce, anneden öğrenilir çünkü.  Babası Zeus’un başından zırhını kuşanmış olarak dünyaya fırlayan Athena gibi, varoluşunu babası üzerinden tanımlayan bu kız evlatlar için de geçmiş, bir karanlık ve unutuş alemidir. Bu nedenle bu kızlar için kendilerinden önceki kadın kuşağının hak mücadelesi, unutulmuştur. &lt;br /&gt;Yeni cinsiyet rejiminin kurulmasında bu unutuşun stratejik bir araç haline geldiğine tanıklık ediyoruz. Bu stratejinin can alıcı noktası, “kadın sorunu”nun siyasetin terimleriyle değil, “kültür”ünkilerle ele alınması ve buna bağlı olarak yeni kadınlığın inşasının eski ilişkileri, bu arada eski kadınlık tarzlarını (ve anneyi) karşısına alarak gerçekleştirilmesidir. Yeni kadınlığın kamusal görünümleri yanında, ev de yeniden şekillendirilmiştir; yeni kadının evi, artık annesininkinden farklıdır; kız enstitülü bir kadının ifadesindeki gibi: “Enstitüler ailenin, Türk ailesinin her yerine girdiler. Mutfağa, yatak odasına, banyoya, gardroba, bu gardroplara girdiler. Temizlik, düzenleme, intizam…”.&lt;br /&gt;Osmanlı’da feminist dergilerde yayınlanan yazılara rengini veren “hak” kavramı, 1930’lardan sonra tamamen görünmez olmuş, bunun yerini bir “aydınlatma” dili almıştır. İlkinde kurulan hikayede, konuşan özne, “kadınlar” adına ve siyasal bir dille konuşuyordu. İkincisinde ise artık çıkarlardan ve haklardan değil, doğru ve yanlıştan, aydınlık ve karanlıktan söz etmektedir ve konuşan ses bir kadın sesi olsa da, kadınları değil, aydınlanmış bir bakışı, babanın bakışını temsil eder.&lt;br /&gt;Elif Akşit’in Kız Enstitülerinden yetişen kadınların hikayelerini anlattığı kitabındaki sözleri, unutulanların birinci dalga feministlerinden ibaret olmadığını hatırlatıyor. İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış kitle ve bu kitleye yol göstermesi için özenle yetiştirilen kızlara dair kamusal hikayenin Kadın ile birlikte farklılıkları da barındıran koskoca bir “özel alan”ı unutuşun kollarına bırakmaktan başka çareleri olmadığına da işaret ediyor: “Kız enstitüsü mezunlarının doğrudan ve yaygın bir şekilde üyeleri olduğu Cumhuriyet Kızı kategorisi, diğer ilk kuşak kızların sadece geçmişlerine net bir perde çekebildikleri sürece parçası oldukları bir gruptu. Yani ya Balkan milliyetçiliğiyle başlayan ama mübadele sonrası artarak Anadolu’ya gelen ve geçmişlerine ister istemez perde çeken göçmenler, ya da çoğu milliyetçi ekonomik politikalar sonucunda Osmanlı devletinin dünya sistemine dahil olma sürecinde zenginleşen gayrimüslim topluluklarının ayrılmasıyla onların yerlerini alarak yeni kurulan cumhuriyetin seçkin sınıfını oluşturan ailelerin kızlarının mensup oldukları bir grup. (…) Böylece, bir kuşak sonra Osmanlı İmparatorluğunun karmaşık dil ve etnik yapısı unutulmuş, Türkiye’de bir çok coğrafyada yaşayan farklı bireyler ve topluluklar, kendi geçmişlerini Türkik bir geçmişle doğrudan ilişkilendirebilmeye başlamıştı.”&lt;br /&gt;Bir ulusun kurulması ve bu ulusun tarihinin yazılmasında bazı stratejik seçimler yapılır, dışarıda bırakılacaklar ve içeri alınacaklar, hatırlanacaklar ve unutulacaklar, anlatılacaklar ve susulacaklar… Geçmişle yüzleşme, yalnızca açıkça travmatik olan savaş, göç, soy kırım gibi olayları değil, bu seçimleri de içermelidir. Çünkü kadınlar çok iyi bilir ki tarih, erkeklerin görmeyi tercih ettiği türden kahramanlık anlarından ibaret değildir, tersine, gündelik olanın içinde, sıradan insanlar tarafından dokunup durur. Aynı zamanda, bireysel geçmişle hesaplaşma ile toplumsal olan arasındaki farklılıklar kadar, bence daha da fazla, süreklilikleri görmek gerekir. Çünkü acılar, tek tek her birimizin bedenimize, zihnimize ve kalbimize işlenir, o soyut “toplum”unkine değil. Anneannesini hiçbir zaman konuşurken görmemiş kız çocuğuna Dersim’in siyasal/toplumsal bir sorun olduğunu anlatamazsınız, o aynı zamanda çok kişisel bir sorundur da.&lt;br /&gt;Cumhuriyet kızlarının hikayesine ve cumhuriyet kızı imgesine “cumhuriyetin kuruluşunda ve modernleşme sürecinde orta sınıf kadınlara verilen rol” gibi bir kalıpla yaklaşmak, öncelikle bu kadınların kendilerine haksızlık olur. Çünkü böyle bir anlatı, onların öznelik kapasitelerini, bu kapasiteyi oluşturan gücü, iradeyi, arzu ve hayalleri, seçimleri yok saymak anlamına gelir. Cumhuriyetin ilk kuşağından kadınlara ilişkin yapılan sözlü tarih çalışmaları son derece sınırlı ve az sayıda da olsa, bize akıllı, azimli, çalışkan ve fedakâr bir kadın kuşağının resmini veriyor. Aynı zamanda bu genç kadınların bir tür can havliyle tutundukları modern ideallerin onlar tarafından nasıl içselleştirildiği ve deneyimlendiğine ilişkin ipuçlarını da taşıyor. Bu ipuçları, modern kadın idealinin yalnızca bu idealin kurucu kuşağı için değil, sonraki kadın kuşakları için de travmatik vazgeçişler ve unutuşlarla dolu olduğunu gösteriyor. Anadil başta olmak üzere “fark”ın geride bırakılarak ileriye, eşitliğe doğru yönelme, stratejik bir tercih olarak görülebilir ancak bu tercihin bedellerinin hatırlanması, bunlarla yüzleşilmesi ve bugünkü cinsiyet rejiminin kuruluşunda ve yeniden üretiminde unutmanın temel bir bileşen olduğunun altının çizilmesi bana çok önemli görünüyor. &lt;br /&gt;Zeus Athena’nın annesini, Metis’i yutmuştu, çünkü doğacak çocuğun kendisine isyan edeceğinden korkuyordu. Eğer bir isyan olacaksa, bunun Metis’i bulunduğu yerden çıkararak başlayabileceğine bütün kalbimle inanıyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9120898316273796863-3523898416839968787?l=sanatatak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatatak.blogspot.com/feeds/3523898416839968787/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9120898316273796863&amp;postID=3523898416839968787' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/3523898416839968787'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/3523898416839968787'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatatak.blogspot.com/2008/12/ko-niversitesi-kadn-konferansndan.html' title='Koç Üniversitesi Kadın Konferansı&apos;ndan notlar'/><author><name>Sanatatak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13149509989696743099</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R9Ra6u802nI/AAAAAAAAACA/GqCxR6TL1nY/S220/baitar%C3%BCthi.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9120898316273796863.post-6989276660662960517</id><published>2008-12-14T03:13:00.000-08:00</published><updated>2008-12-14T03:15:43.168-08:00</updated><title type='text'>milliyet sanat için 2008 yıl sonu değerlendirmesi</title><content type='html'>Bir yıl sonu değerlendirmesi &lt;br /&gt;Yıl sonu değerlendirmesine yılın son aylarında olup bitenler üzerinden başlamakta fayda var...&lt;br /&gt;Ayşegül Sönmez &lt;br /&gt;Geçtiğimiz ay, hepimiz Gitmek filminin başına gelenleri tartışırken bu kez, Index sergisinde olanlar çağdaş sanat sahnesinde sansür meselesini gündeme getirdi... Sanatçı Extramücadale, nam-ı diğer Memed Erdener, sergide Viyana büyükelçiliği tarafından uygun görülmeyen çalışmalarının sergiden çıkartılması üzerine Radikal gazetesine yaptığı açıklamada şöyle diyordu: “En az sanatçısı kadar sanat dünyasının içinde, hayatın ve eleştirelliğin farkında büyükelçilik kültür ataşeleri istiyoruz.” Sanatçı Extramücadele, Türk Büyükelçiliği tarafından istenmeyen çalışmalarını sergiden çekmiş ama sergiden çekilmemişti... Sanatçı, böylelikle bir yıl devirirken öbür yıla sarkacak en mühim sorunu da ortaya seriyordu: Sanatçılar, yurt dışında sergilere katılma kararını neye göre alıyorlardı? Madem böyle bir sansür ya da engellenmeye maruz kalıyorlar neden sergilerden geri çekilmiyorlardı? Öte yandan sansüre başvurabilen devlet yetkililerine göre sanatçının özerkliği nerede başlıyor ve nerede bitiyordu? 2010’da İstanbul’un kültür başkenti olması nedeniyle daha da çoğalacağa benzeyen devlet destekli yurtdışı sergilerini düzenleyenler, sanatçıların özerkliğine saygı göstermeyi ne zaman öğreneceklerdi? Ve bu özerklik’e duyulan saygı çerçevesinde Türk sanatçısı nasıl yurt dışına açılacaktı? Yurt dışına açılırken nelere dikkat edecekti? Bu yıla kadar olanlar bize göstermiştir ki (birkaç nadide örnek dışında), Türk sanatçısı, kendini bildi bileli, Avrupa’daki bütün sergilere katılma arzusu içinde... Bu da çok normal…. Ne var ki sanatçı, bu arzusuyla, ani kararlar verebiliyor… Yerli ya da yabancı küratör, Avrupa’da bir sergiye katılıp katılmayacağı sorusunu ona sorduğunda hemen “evet” diyebiliyor. Ne serginin kavramsal çerçevesine bakıyor ne de serginin kurumsal destekçilerinin kim olduğuna... Özerkliğinin koşullarının korunup korunmayacağını sorgulamıyor ve bu sorundan hareketle sergiye katılıp katılmayacağını belirtmiyor. Arzuyla ve aniden “evet” diyor... Oysa serginin içine girdiğinde, serginin kurumsal ve kavramsal çerçevesiyle burun buruna geliyor. Ve sonra da sansüre maruz kaldım açıklamaları yapılıyor... Ya da sergiyle ilgili hoşnutsuzluklar sıralanıyor...  (Elbette bu Index sergisini düzenleyenlerin yaptığı açıklamaları haklı göstermez. Herhangi bir şekilde sergide yaşanalar sanatçı haklarına saldırıdır… )&lt;br /&gt;Lakin yeni bir yıl itibariyle yerli çağdaş sanatçılar, yabancı her türlü sergiye katılma kararı almadan önce bu sergiyle ilgili iyi bir araştırma yapmalılar... Yurtdışındaki her sergi, onların sanatları temsil etmeleri için hem düşünsel hem de fiziksel olarak uygun bir mekan olmayabilir... Ayrıca böyle bir sansürle karşılaştıklarında sanatçılar, sanatçı duruşlarına göre bir açıklama yaparak bu sergiden çekilmeyi bilmeliler, istenmeyen eserlerini çekmeyi değil...&lt;br /&gt;(Hatırlatmakta fayda görüyorum... Bugün sansüre maruz kaldığını ifade eden sanatçı ve arkadaşlarının düzenlediği Allah Korkusu sergisinde de sergi katılımcılarından Baysan Yüksel’in işleri, bu kez Extramücadele-Memed Erdener’in kendisi tarafından büyük tepki çekeceği sebebiyle sansürlenmiş ve sergiye alınmamıştı... )&lt;br /&gt;Geçtiğimiz yıl, hızla dünyaya açılan Türk sanatçının maruz kaldığı sorunların yanı sıra Türk sanatının bu dünyaya açılma esnasındaki sorunlarının yükselişine de tanık olduk... Londra’da bir sergi için Pera Müzesi’ndan Osman Hamdi Bey’in İki Müzisyen Kız tablosu istendi... Tablo, tam dünyaya açılacakken araya bakanlık ve mevzuatın girmesiyle eser, Londra’ya gidemedi...  Çünkü bırakın müze eserlerini, herhangi bir eserin yurt dışına açılması en az sanatçısının açılması kadar sorunlu... O yüzden idari ve bürokratik işlemlerin zorluğu, bu yıl itibariyle çözmemiz gereken konuların başında geliyor... Türk koleksiyonlarındaki eserlerin yurtdışında sergilere gönderilmesi 2863 sayılı Kültür ve Tabiat varlıklarını Koruma kanunu çerçevesinde gerçekleşiyor.  Yönetmelik de yurt dışına çıkacak eserler için hangi şartlarda izin verileceğini ve ne gibi prosedürler uygulanacağını belirliyor. Eserler, Kültür Bakanlığı’nın tavsiyesi ve Dışişleri Bakanlığı’nın onayıyla yurtdışına çıkabiliyor. Bu, tüm koleksiyonlarda yer alan eserler için geçerli. Çünkü her koleksiyonun bağlı olduğu bir müze var. Bu koleksiyonlardaki eserler de Kültür Bakanlığı’nın kayıtlarında bulunuyor. Dolayısıyla eserlerin denetimi ve gözetimi bakanlığa ait.  Yurt dışında da sanat komiseri uygulaması var. Ancak, sanat komiserleri, eşlik ettikleri eserlerin tahribata uğrayıp uğramadığının bilgisini sigorta şirketine verdikten sonra ülkesine dönüyor. Sergi bittiğinde ise tekrar denetime geliyorlar. Eserler, yine komiserin gözetimi altında kaldırılıyor. İşte bir an önce değişmesi gereken uygulama da burada başlıyor... Örneğin Dali sergisi için buraya gönderilen eserler, SSM tarafından sigortalandı. Alınan güvenlik önlemleri yetkililer tarafından incelenip denetlendi ve eserler, İstanbul’da bir süreliğine bırakıldı. Ne var ki Türkiye böyle bir ilişkiyi henüz hiçbir ülkeyle kurmuş değil...  Öte yandan yurt dışına açılırken yaşanan sorunlar, müzeye bağlı olmayan eserler açısından da yaşanıyor...  Bu yıl pek çok sanatçı, her yıl olduğu gibi davetli oldukları sergiler için işlerini gönderirken sorun yaşadı. Özellikle işlerin dönüş yolculuğunda yaşanan zorluklar sanatçıları fena halde yıldırdı. Peki bağımsız, hiçbir koleksiyona dahil olmayan yapıtlar nasıl yurt dışına çıkabiliyor? İş, eğer bir müzenin koleksiyonuna ait değilse, onun eser olduğuna dair belge, Beşiktaş Resim ve Heykel Müzesi’nden alınıyor. Ardından ATA karnesi çıkartılıyor. Ancak bu karneyle işler gidebiliyor. ( ATA, "geçici kabul" anlamına gelen Fransızca "Admission Temporaire" ve İngilizce "Temporary Admission" kelimelerinin kısaltması, ilk harflerinin birleşmesi) Bir sanat yapıtının ATA’sız yurt dışına çıkması söz konusu olamıyor. Buraya kadar her şey normal. AB ülkelerinde de aynı şekilde bir prosedür geçerli... Zaten ATA da, Birleşmiş Milletler Gümrük İşbirliği Konseyi tarafından geçici kabulde karşılaşılan güçlükleri gidermek amacıyla hazırlanan bir anlamda sergi ve fuar eşyasının geçici ithaline dair bir gümrük sözleşmesi. Bu sözleşmeyle yurtdışına yapıtlar kolaylıkla çıkarılıyor. Fakat eserler, orada satılmıyorsa yani ihracat gerçekleşmiyorsa nasıl geri geliyorlar? İşte yurt dışına açılan işlerin, bu geri dönüş yolcuğunda, işe belirlenin bedelinin yüzde 18’i tutarında bir vergi ödenmesi gerekiyor... Bu kimi zaman gümrükteki kuyruklarla yüzde yirmiyi buluyor. Dolayısıyla sanatçının işinin yurtdışı seyahati, sanatçıya pahalıya mal oluyor.  Bu işin geri dönüşünde uygulanan yüzde 18’lik bedel, Avrupa Birliği ülkelerinde yüzde yediyi geçmiyor... Bu yüzden, bu yüzdenin bir an önce “sanat eseri” statüsü başlığı altında değiştirilmesi, azaltılması gerekiyor... Çünkü hızla hiç olmadığı kadar küreselleşen Türk sanatçısı için işlerinin o bienalden diğerine gezmesi evet imkansız değil ama bu yolculuklar,  büyük bir maddi külfeti beraberinde getiriyor... 2009 yılında yurt dışına açılan sanatçının sorunlarına, hızla çareler üretmek gerekiyor...&lt;br /&gt;Değerlendirmeye devam edersek…. İki yıl önce gerçekleşen Modern ve Ötesi sergisinin, geçtiğimiz yıl, amacına nasıl ulaştığına tanık olduk. Tartışmalar yaratan sergi, tartışma yaratmakla kalmadığı gibi, yeni sanat tarihi yazımlarının olası olduğunu gösterdi. Bu alternatif tarihlerin, alternatif kahramanlarını hak ettikleri yerlere yerleştirdi. Örneğin Nil Yalter gibi bir sanatçı tekrar keşfedildi… 1960’lı yıllardan beri video gibi bir mediumu kullanarak belgesel ağırlıklı feminist bir sanat pratiği içinde olan sanatçıyı, çağdaş Türk izleyicisi ve Avrupalı küratörler, Modern ve Ötesi sayesinde keşfetti… İstanbul Modern, Alman Verbund koleksiyonu sanatçının işlerini kendi koleksiyona dahil etmesinin hemen ardından Yalter’i kendi koleksiyonuna kazandırmakta gecikmedi. Altan Gürman’ın çağdaş Türk sanatındaki önemi ve farklılığı bir kez daha anlaşılırken Yalter, Türkiye’nin en önemli çağdaş sanat koleksiyonlarından birine, geç de olsa bir feminist sanatçı olarak nihayet girebildi… İşte Modern ve Ötesi sergisi, her ne kadar, küratör Vasıf Kortun tarafından “yerli taşra manzaraları” diyerek küçümsense de, yerli sahne üzerine yapılan kapsamlı bir serginin, uluslararası ve ulusal boyutta, zaman içinde doğru işleyebildiğini göstermesi açısından önemli… Ayrıca Santralİstanbul’un bu cesur denemesi,  2008 yılında hiç de cesur olmayan, risk almayan özel müzelerin, daha atak, sanat tarihinin seyrini değiştirebilecek kararları bir an önce vermeleri gerekliliği çağrısını yapmış oldu. Bir diğer konu, müzelerin, yaşayan yerli sanatçılara olan ilgisizlikleriydi. Bu konu, Mayıs 2008’de Özalp Birol ve Burhan Doğançay’ın  açıklamalarıyla gündemdeki yerini bir kez daha aldı. Hatırlamamız gerekirse, Fransız ressam Jacques Villegle’nin duvardan sökerek, olduğu gibi tuvaline yapıştırdığı dekolajları, Philippe Piguet’nin küratörlüğünde, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi’nde bir sergiyle açılmasıyla yerli çağdaş sanat sahnesinde, bir ilk yaşanmıştı: yaşayan bir sanatçı, özel müzelerimizin birinde sergi açıyordu... Fakat Pera Müzesi yöneticisi Özalp Birol, serginin açılış günü, müze olarak, yaşayan bir Türk sanatçısını ancak ve ancak başka bir uluslararası sanatçıyla, sanatın evrensel olduğunu gösteren bir projeyle ağırlayabileceğini belirtince işler değişti… Birol’un bu sözleri üzerine, yerli çağdaş sanatçılar, Doğançay’ın kolajlarıyla, Fransız sanatçı Villegle’nin dekolajlarının uyumundan ve benzerliklerinden hareketle sanat tarihinden kendilerine Batı’lı bir partner düşünmeye başladılar. Nurullah Berk’le Andre Lhote ya da Neşet Günal’la Fernand Leger ya da Nejad Devrim’le Pierre Soulages gibi sanat tarihsel Doğu ve Batı çiftleri listeleri yapıldı. Özel müzelerimizde sergi açmak isteyen yaşayan Türk sanatçıların, kendilerine Batı sanat tarihinden birer baba figürü arayışlarına tanık olduğumuz o günlerde, tartışmalara son noktayı Burhan Doğançay, şu sözleriyle koydu:&lt;br /&gt;“Türkiye’de maalesef otorite yok. Medeni cesaret de yok. Ben Amerika’da ulusal galeriye girdim ki Met’ten daha önemli bir galeridir. Hiçbir Amerikalı’nın aklının ucundan dahi geçmez, niçin bu Türk’ün resimlerini aldınız da benimkini almıyorsunuz diye düşünemez. Chase Manhattan’n koleksiyonunda beş resmim var mesela... Niye benim yok diye sorulmaz. Sorduğu anda da sorana sen kimsin derler. Bir laf vardır. Napolyon dahi imtihandan korkar diye... Niçin Doğançay’a, Ali’ye, Veli’ye diye bir soru karşısında sen kimsin, istediğimi yaparım denir.  İkincisi sen evvela onun gibi ol, sana da vereyim, de denir. Herkese şerbet vermeye kalkarsanız işte o zaman olmaz. Türkiye’de sanat ortamındaki uluslararası olamamanın altındaki krizin nedeni de bu... Otorite yok...&lt;br /&gt;SSM, İstanbul Modern, Pera Müzesi gibi özel kurumların yaşayan yerli sanatçılara olan tutumlarının ne olacağını bu yıl 2009 itibariyle hep birlikte göreceğiz… Geçtiğimiz yıl, bu özel sanat kurumları sadece yaşayan Türk sanatçısına olan tavırlarıyla değil, başka yönleriyle de eleştirildi… Galeri Nev’in kurucusu, sanat yazarı Ali Artun’un editörlüğünü yaptığı İletişim Yayınları, ‘Sanat-Hayat’ dizisi aracılığıyla, müze kavramı felsefi açıdan da sorgulandı…  Özellikle Slovenyalı estetik profesörü Lev Kreft’in özel olarak sunuş yazısı yazdığı ‘Sanat/Siyaset’ kitabı, 2008 yılında, ‘Kültür Çağında Sanat ve Kültürel Politika’ alt başlığıyla, sanatın sanat, siyasetin de siyaset demek olmadığı, içinde yaşadığımız dünyanın birbiriyle çelişen kültürel ve siyasi dinamiklerini ortaya koyarak berrak Türkçe çevirisiyle, öncelikle çağdaş ve güncel sanat sahnesinin tüm kültür işçilerini, sanatçılarını, sanat eğitmenlerini, sanat öğrencilerini, eleştirmenlerini, küratörlerini, yöneticilerinde hususi bir farkındalık yarattı. Kulisler, Lev Kreft’in Türkiye için yazdığı önsözündeki ‘sanat güzel de değil, özerk de değil’ sözlerini konuştu… Özellikle kitabın editörünün , “küratörlerimiz var, Türkiye’ye ayak bastıktan sonra sanatın tarihini başlatıyor. 90’lardan önce tarih yoktu, diyorlar. Açılan müzeler var, daha da açılacak müzeler var. Ajda Pekkan da müze açıyor, Orhan Pamuk da romanına müze açıyor. Müze kabarması neden acaba? Gerçekten eksik kalan bir tarihin arkeolojisini yapmak için mi? Yoksa tarih inşa etmek için mi? Ya da çok kritik bir çağ dönüşümünde bir şeyi savunmak için mi?..” soruları, özel kurumlardan beklentilerimizi netleştirdi… Ali Artun’un yanı sıra Ahmet Soysal’ın Devrim Düşüncesi kitabıyla ilgili yaptığı açıklamaları bu tartışmaları daha da alevlendirdi… Soysal’ın ‘sanat yapıtının görünür olması güç odaklarıyla ilgili’ sözleri, önümüzdeki günlerde açılması planlanan Sotheby’s Türkiye şubesinin yaratacağı krizleri de öngörmemizi sağladı. Galeri sistemiyle birlikte nasıl işleyeceği merak konusu olan ve spekülatif bir kurum olmasıyla tanınan müzayede evlerinin en uluslararası olanı, Sothebys’in, Türkiye’de açılmasıyla Türk sanatçısını ve izleyicisini ne bekliyor? İşte bu soru önümüzdeki yıl en çok sormamız gereken soruların başında geliyor. Müzayede evlerinin, sanatçıların üretiminin halka ulaşmasında nasıl güçlükler çıkardığını, müzayede evlerinin desteklediği isimlerin dışında kalan sanatçıların üretimlerine devam etmekte nasıl zorlandıkları biliniyor. Devlet ya da yerel yönetim destekli kamusal müzeleri İngiltere ya da Almanya gibi olmayan, bizim gibi ülkeler açısından müzayede evlerinin sanat ortamına etkisi çok sorunlu. Özellikle Çin, Hindistan ve şimdilerde Güney Asya’da Christie’s, Sothebys gibi müzayede evlerinin açılmasıyla yaşanan problemler, Türkiye’ye bu deneyim sırasında rehberlik etmeli, hepimizin, özellikle sanatçıların kulağına küpe olmalı… Galericiler ve sanatçılar daha bilinçlenmeli ve birbirlerini bu anlamda korumaya almalılar.&lt;br /&gt;Öte yandan yılın son çeyreği, Frankfurt Kitap Fuarı nedeniyle Frankfurt’ta açılan, İstanbul ya da Türkiye’yle ilgili sergilerle, kendi kendimize ve Batı’lıların yaptığı oryantalizmin boyutlarının nereye kadar ulaşabildiğini göstermesi açısından eğlenceliydi. Ama oryantalist olmayan bir örnek, oryantalist tüm deneyimlere gününü gösterdi. Frankfurt Mimarlık Müzesi DAM’da, Garanti Bankası’nın desteğiyle açılan sergi, bugüne kadar hep yapıldığı gibi, İstanbul’u, Doğu’yla Batı arasında bir cennet ya da cehennem olarak kurgulamayışıyla, İstanbul’u klişelerinden arındırmanın yollarını aramasıyla, Frankfurt’taki yerli yabancı tüm oryantalist sergilere verilmiş güzel bir yanıttı. &lt;br /&gt;2008 yılı, sanatçıların adalete başvurarak haklarını aradıkları da bir yıl oldu… Özellikle Ayşe Erkmen’in Alman sanatçı Peter Friedl’a açtığı dava, güncel sanat sahnesinde önümüzdeki yıllarda daha da sık yaşayacağımız benzerlikler konusunda yaşanan bir ilkti. Bu konuda hukuk açısından bulunan boşlukları gösterdi. Çağdaş sanat konusunda bilgisiz yerli hukukçulara da iyi bir derstti. Documenta 12’de sergilenen Peter Friedl’a ait bir yapıtın fikrinin kendisine ait olduğunu iddia ederek dava açan Ayşe Erkmen, davayı kazanamadı ama Türk bir sanatçı olarak hakkını aramanın yollarını göstermiş oldu. 2009 bir yandan Zeliha Berksoy ve Kutluğ Ataman arasındaki hukuksal savaşın tüm süratiyle devam edeceği bir yıl olacak… Bakalım Türk hukuku, eserin kime ait olduğuna karar verecek? Semiha Berksoy’un mu? Kutluğ Ataman’ın mı?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9120898316273796863-6989276660662960517?l=sanatatak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatatak.blogspot.com/feeds/6989276660662960517/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9120898316273796863&amp;postID=6989276660662960517' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/6989276660662960517'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/6989276660662960517'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatatak.blogspot.com/2008/12/milliyet-sanat-iin-2008-yl-sonu.html' title='milliyet sanat için 2008 yıl sonu değerlendirmesi'/><author><name>Sanatatak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13149509989696743099</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R9Ra6u802nI/AAAAAAAAACA/GqCxR6TL1nY/S220/baitar%C3%BCthi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9120898316273796863.post-4800662787435496172</id><published>2008-03-09T12:48:00.001-07:00</published><updated>2008-03-09T12:53:39.234-07:00</updated><title type='text'>Takip Et: Josef Bolf</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp0.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R9Q_eu802lI/AAAAAAAAAB0/bwwDiw_NNdI/s1600-h/kid_sm.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://bp0.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R9Q_eu802lI/AAAAAAAAAB0/bwwDiw_NNdI/s400/kid_sm.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5175831668987320914" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9120898316273796863-4800662787435496172?l=sanatatak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatatak.blogspot.com/feeds/4800662787435496172/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9120898316273796863&amp;postID=4800662787435496172' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/4800662787435496172'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/4800662787435496172'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatatak.blogspot.com/2008/03/takip-et-osef.html' title='Takip Et: Josef Bolf'/><author><name>Sanatatak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13149509989696743099</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R9Ra6u802nI/AAAAAAAAACA/GqCxR6TL1nY/S220/baitar%C3%BCthi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp0.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R9Q_eu802lI/AAAAAAAAAB0/bwwDiw_NNdI/s72-c/kid_sm.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9120898316273796863.post-6860474629852428290</id><published>2008-03-02T14:29:00.000-08:00</published><updated>2008-03-02T14:30:56.649-08:00</updated><title type='text'>bob dylan 2006</title><content type='html'>&lt;div style="margin: 1ex;"&gt;      &lt;div&gt;    &lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:100%;"&gt;&lt;b&gt;Yeraltında bir köstebek  olmak isterdi tıpkı bir köstebek gibi şu dağı yerle bir etmek...*&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;   &lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:100%;"&gt;Bob Dylan’ın son albümü  Modern Times-Modern Zamanlar çıktı... Dylan’ın albümü şimdiden  en iyi üç Dylan albümü olarak nitelendiriliyor. Peki bu modern zamanlar  şair ve müzisyeni Dylan’ı nasıl bir modern olarak bilirsiniz?  Kantçı, postmodern ya da dışavurumcu?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt; &lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:100%;"&gt;Greil Marcus meşhur kitabı  Ruj Lekesi’nde Howard Hampton’un Bob Dylan’la ilgili bir benzetmesine  yer verir. Hampton, Dylan’ın 1966 yılı konserlerini Theresa’nınkilere  benzetir. Theresa, 1867 Paris’inde hükümet tarafından gözetlenen,  şarkıları sansüre uğrayan, tıknaz ve sevimsiz ama güçlü bir  vokaldir. Hampton, Theresa ve Dylan’ın ortak noktasının, şarkılarının  arasında kullandıkları doğaçlama sözleri, toplumsal düzenin bütününe  ilişkin tepkilere dönüştürme yeteneği olduğunu yazar.  Bob  Dylan’ın, 1960’lardan günümüze gelen bu büyük pop şairinin  en büyük özelliği, popüler şarkı formunu, kendi zamanının kişisel,  toplumsal ve politik normlarını sorgulamak için bir araç ve bir  silah olarak kullanmasında yatıyor. Buradan hareketle Amerikalı bir  grup kültür tarihçi ve sosyal göstergebilim konusunda çalışan  yazar, Bob Dylan’ın kariyerini ve sanatını analize girişmişler.  Andrew Gamble gibi. Gamble, Bob Dylan’ın şarkılarını siyasi sistem  üzerine yükselen birer “satire” olarak tanımlıyor. Özellikle  Insanity Factory aracılığıyla Dylan’ın çağdaş Amerikan absürdlüğünü  tasvir ettiğini, kapitalizmin nasıl tüketici, asker yanlısı ve  ulusal bir kültür yarattığını ve özgünlüğü yok ettiğini  belirtiyor.  Gamble, 1960 Dylan şarkılarını külliyen alegori  içeren, “taammüden hınzır”, “politik dünyanın ipliğini  pazara seren çalışmalar” olarak değerlendiriyor. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:100%;"&gt;Richard Brown ise “Bob Dylan’ın  Yargıgücünün Eleştirisi” başlıklı çalışmasında, Dylan’ın  işlerinin açık bir şekilde politik olarak tanımlanabileceğini,  çağdaş Amerikan ekonomisi ve toplumunun açık eleştirisi yapmasına  rağmen Dylan’ın seçimini, estetik olandan yana kullandığını  iddia ediyor. Brown’a göre Dylan her ne kadar post-endüstriyel toplumdaki  yabancılaşma hissi temasını tekrarlasa da bunu politik olanla estetik  olanı karşı karşıya getirerek ve oyunu estetik olanın bağımsızlığı  fikrinden yana kullanarak Kantçı bir tavır içinde yapıyor. Böylelikle  Dylan’ın estetiği özgül bir şekilde tesis etmeye denediğini  anlatıyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:100%;"&gt;Gary Browning’in Dylan analizi  ise onu ünlü Fransız kuramcı/ düşünür Lyotard’la yan yana  getiriyor. “Dylan ve Lyotard: Oluyor mu?” başlıklı çalışmasında  Browning, bu iki farklı figür arasında paralellikler kuruyor. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:100%;"&gt;“Dylan, çok Amerikan bir  şarkıcı ve söz yazarı.  Amerikan popüler müziğinde çok  bilgili ama entelektüelliğin tuzaklarından sakınıyor. Fransız  filozof Lyotard yeni bir akımın fikir ve isim babası. Sanatın içinden  ama Batı felsefe geleneğinden bir kopuşu temsil ediyor. İkisi de  farklı içeriklerde, belli amaçları elde etme deneyiminde ortak bir  kadere sahip.  İkisi de kariyerlerinin başında kendi alanlarındaki  radikal politik hareketin lideri, temsilcisi oldular. İkisi de hiyerarşiye  ve beylik olana karşı tüm aykırı formları kucakladılar. Dylan’ın  Ballad of Thin Man’iyle, Lyotard’ın The Differend adlı makalesi...  İkisi de sistemin normalleştirici tüm baskılarına karşı aşırı  duyarlı. Dylan’ın geç şarkılarındaki ümitsizliği, Lyotard’ın  kamusal küreye olan güvensizliğini andırıyor.  Dylan da tıpkı  Lyotard gibi siyasal olanın doğasını sorguluyor.” &lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:100%;"&gt;Öte yandan Lawrence Wilde’ın  Dylan analizi, Dylan’ın şarkılarının birer kültürel formu olarak  Adorno’nun muhalefetin özerk estetik kriterlerini taşıdığı iddiasına  sahip. Wilde, birer kültürel form olarak bu şarkıların her birinin  direnen bir yapı inşa ettiğini, sosyal güçlerle yüzleşip onları  aşağıladığını ifade ediyor. Dylan’ı, Adorno’nun sözleriyle  “yönetim altına alınmış dünyanın, ütopyanın gerçekleştirilmesine  engel oluşturduğu” gerçeğinin farkında ve bu gerçeğe duyarlı”  bir modernist ilan ediyor. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:100%;"&gt;Adorno’nun “burjuva öznenin  çözülüp ufalanmasının yarattığı bulantı ve hüznü grafik  olarak ifade ettiğini söylediği dışavarumcular gibi Dylan’ın  da popüler şarkılarının birer dışavurumcu yapıt gibi okunmasının  mümkün olduğu üzerinde duruyor. Belki de büyük müzisyen ve şair  Dylan’ın bitmek tükenmek bilmeyen modern sanatçı tavrına ilişkin  en geçerli ve çelişkilerle dolu olduğu için de modern analiz de  bu. Çünkü Dylan, 1960’lardan günümüze Adorno’nun modernist  sanatçılara önerdiğini yapıyor: “modern insanın yaşadığı  acılara tam bir sadakatle tercümanlık”. Ve bunu Adorno’nun kültür  endüstrisi olarak tanımladığı araçların en önemlilerinden biri  olan popüler müzik aracılığıyla yapıyor. Bu açıdan Dylan’ın  son albümünün adının Modern Zamanlar olması da anlamlı. Dylan,  2006 tarihli bu albümünde Emekçinin Blues’u isimli parçada bakın  ne diyor:&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:85%;"&gt;&lt;i&gt;Kentin üzerine düşen  akşam bakışı&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:85%;"&gt;&lt;i&gt;Nehrin kenarındaki yıldız  ışığı&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:85%;"&gt;&lt;i&gt;Proleteryanın alış gücü  tükenmiş&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:85%;"&gt;&lt;i&gt;Para aşağılık ve zayıf  hale gelmiş&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:85%;"&gt;&lt;i&gt;Yani en sevdiğim yer tatlı  bir hatıra&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:85%;"&gt;&lt;i&gt;Bu yürüdüğümüz bir  yol&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:85%;"&gt;&lt;i&gt;Diyorlar ki düşük maşlar  bir gerçek&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:85%;"&gt;&lt;i&gt;Eğer yurt dışıyla rekabet  etmek istiyorsak&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:85%;"&gt;&lt;i&gt;En zalim silahlarım rafa  kaldırılmış&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:85%;"&gt;&lt;i&gt;Hadi gel dizime otur&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:85%;"&gt;&lt;i&gt;Kendimden daha değerlisin&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:85%;"&gt;&lt;i&gt;Senin kendinin de görebildiğin  gibi&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:85%;"&gt;&lt;i&gt;Ben çelik rayların sesini  dinlerken&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:85%;"&gt;&lt;i&gt;İki gözüm sımsıkı  kapalı&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:85%;"&gt;&lt;i&gt;Burada oturmuş açlığımın&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;h1&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:85%;"&gt;&lt;i&gt;Midemin içine sızmasını  önlemeye çalışıyorum...    (Çeviren: Sinem Sim  Yörük)&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/h1&gt; &lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Times New Roman;font-size:100%;"&gt;*1966 Memphis Blues Again’den...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;   &lt;/div&gt;  &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9120898316273796863-6860474629852428290?l=sanatatak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatatak.blogspot.com/feeds/6860474629852428290/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9120898316273796863&amp;postID=6860474629852428290' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/6860474629852428290'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/6860474629852428290'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatatak.blogspot.com/2008/03/bob-dylan-2006.html' title='bob dylan 2006'/><author><name>Sanatatak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13149509989696743099</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R9Ra6u802nI/AAAAAAAAACA/GqCxR6TL1nY/S220/baitar%C3%BCthi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9120898316273796863.post-9194238276767046363</id><published>2008-02-29T12:49:00.001-08:00</published><updated>2008-02-29T12:50:20.688-08:00</updated><title type='text'>TAKİP ET: Andreas Rüthi</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp3.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R8hv7n4bYBI/AAAAAAAAABk/lsw6T9AIs7k/s1600-h/prophetr%C3%BCthi.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://bp3.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R8hv7n4bYBI/AAAAAAAAABk/lsw6T9AIs7k/s320/prophetr%C3%BCthi.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5172507242143637522" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9120898316273796863-9194238276767046363?l=sanatatak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatatak.blogspot.com/feeds/9194238276767046363/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9120898316273796863&amp;postID=9194238276767046363' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/9194238276767046363'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/9194238276767046363'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatatak.blogspot.com/2008/02/takip-et-andreas-rthi_29.html' title='TAKİP ET: Andreas Rüthi'/><author><name>Sanatatak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13149509989696743099</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R9Ra6u802nI/AAAAAAAAACA/GqCxR6TL1nY/S220/baitar%C3%BCthi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp3.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R8hv7n4bYBI/AAAAAAAAABk/lsw6T9AIs7k/s72-c/prophetr%C3%BCthi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9120898316273796863.post-1472083522972447277</id><published>2008-02-29T12:46:00.000-08:00</published><updated>2008-02-29T12:49:15.347-08:00</updated><title type='text'>Takip et: Andreas Rüthi</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp3.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R8hvon4bYAI/AAAAAAAAABc/26fb_zSbbFY/s1600-h/andreasr%C3%BCthifoxy.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer;" src="http://bp3.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R8hvon4bYAI/AAAAAAAAABc/26fb_zSbbFY/s320/andreasr%C3%BCthifoxy.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5172506915726123010" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9120898316273796863-1472083522972447277?l=sanatatak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatatak.blogspot.com/feeds/1472083522972447277/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9120898316273796863&amp;postID=1472083522972447277' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/1472083522972447277'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/1472083522972447277'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatatak.blogspot.com/2008/02/takip-et-andreas-rthi.html' title='Takip et: Andreas Rüthi'/><author><name>Sanatatak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13149509989696743099</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R9Ra6u802nI/AAAAAAAAACA/GqCxR6TL1nY/S220/baitar%C3%BCthi.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp3.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R8hvon4bYAI/AAAAAAAAABc/26fb_zSbbFY/s72-c/andreasr%C3%BCthifoxy.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9120898316273796863.post-4600935645957818928</id><published>2008-02-29T12:44:00.002-08:00</published><updated>2008-02-29T12:46:34.428-08:00</updated><title type='text'>Kuramcı, mimar, sanatçı Marcos Novak'la söyleşi</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;OPTİMİST OLMAK BİR SORUMLULUKTUR&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;-‘Az bulunur yaratık güzelliği’ diye bir deyiminiz var. ‘Güzelliğin varsayılan modeli olmazsa onu varsayımdan uzak tasarlarsınız’ diyorsunuz... Bu tam da sanki Kant’ın güzellik kavramının tersi bir görüş...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;Aslında tersi değil... Aslında güzelliğin geçtiği süreçlerden bahsediyorum ben de... Güzellik, nesneldir. Anlam, subjektiftir. İkisi de ilişkiseldir. Temsili olan bir modeli olan bir güzelliğe ya da güzel bir nesneye baktığınız zaman ona neye göre güzel dersiniz? Kant’ın da sorduğu soru buydu...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;Güzel olanın eleştirisi, görünenin ardındakine olan inançla başlar. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;Beynin en yüzeydeki tarafı en derin tarafıdır oysa. Tıpkı ağacın kabuğu gibi... Beyindeki en büyük farkındalık yüzeye yakın bölümdedir. Ben bir modele dayanmayan güzellikten bahsediyorum... Eğer model aldığınız bir manken yoksa, güzellik kavramını özgürleştirmiş olursunuz... &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;-Bu anlamda bu aralar Mondrian üzerine tekrar düşünmemiz gerekiyormuş gibi geliyor. Kandinsky’yi de mesela... Ne kadar vizyonermişler... Bugün onların yüzeylerini, her şeyin mümkün olduğu bilgisayar ekranları gibi görmemiz mümkün değil mi?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;Şüphesiz, benim, soyut ressamlar, nesnesiz resim yapanlarla çok ciddi bir bağım var. Mondrian ve daha dışavurumcu olmasına rağmen Kandinsky de çok ilginçtir. Ama beni en çok Malevich ve konstruktivist sanatçıların hepsi etkilemiştir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;Bence bu anlamda Raymond Lulle de öyle... Ama sadece modern değil, bu tür bir sonsuz olasılıklar içeren güzellik algısını, 13., 14., 15. ve 16. yüzyılda da görüyoruz. Ama elbette bunu söylerken bir tuzak beni bekliyor ona düşmek istemiyorum. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;-Nedir o tuzak?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;Platonik olmak elbete... Fontana’yı bilir misiniz? Bir yıkıcılık değildir onun yaptığı... Resmin, tuvalin maddeselliğini de yok etmek değildir. Tuvali yırtarak ne yapmıştır? Tuvalde gösterdiğin &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;ne olursa olsun, ona dikey bir başka gerçeklik boyutu vardır, onu dikey kesen... Ve Fontana tuvali yırtarak bu dikeylikle baş etmeye kalkışmıştır. Dolayısıyla resmi, gerçeklik boyutuyla ilişkiye sokmuştur. İki boyutlu bir hayattayken bir üçüncü boyuttan haber vermek gibi... Fontana dolayısıyla bir derinlik durumuna işaret eder. Malevich de öyle.... Mondrian’ın resimlerine bakarsanız, nefis renkleri vardır. Harika alışveriş çantası olurlar ama aslında yüzeyle ilgili değillerdir. Onlar derinlikle ilişkili rengin yüzeyleridir. Ama burada Platonik bir derinlikten asla söz etmiyorum. Metafiziksel bir derinlikten... Hepsi metafiziği dışlarlarlar. Orada, dışarıda ne var bilemeyiz ama, orada ne olursa olsun, o fizik’e aittir, doğanındır...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;-Siz kendinizi bir fütürist mi yoksa ampirist olarak mı tanımlarsınız? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;En garip yaratığı düşünün, bir rinozoru mesela... Doğa, rinozoru fütürist bir proje olarak yaratmamıştır. Doğa bir rinozoru, sizin deyişinizle ampirik bir proje olarak yaratmıştır. Ben gelecekle oraya sanki hiç ulaşılmayacakmış gibi ilgilenmiyorum. Eğer oraya gidilen bir yol yoksa o zaman bir gelecekten de bahsedemeyiz. O bir fantazidir...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;-Ama bence fütüristler tam tersine geleceğin geldiğinden emin, anı kutlamakla, taçlandırmakla meşguldüler...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;Eğer bana fütürist diyorsanız, ben geleceğe karşı çıkmıyorum. Gelecek, inşa edilebilir bir şeydir. Geleceği yaparız. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;-20. yüzyıl başı fütüristleri de buna inanmadılar mı?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Onlarla içinde yaşadıkları zamana ilişkin aynı refleksi paylaştığınızı söyleyemez misiniz?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;Tabii ki söylerim... Ruhsal anlamda onların yatırımlarıyla, kendi gelecek üzerine düşündüklerimin çok ortak noktası var elbette...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;Ben de tıpkı onlar gibi çağdaş olandan nasıl bir gelecek çıkarırım diye bakıyorum... Bilgisayarların üretildiği silikon vadisinde bir söz vardır: geleceği tahmin etmenin en iyi yolu, geleceği var etmektir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;-Bu bahsettiğiniz bana çok sorunlu geliyor. Dünyayı böyle algılamak, silikon vadisi sözleri üzerinden... Koudelka sergisinden geliyorum. Bosna, Beyrut, bütün o bombalanan şehirler... Sanki&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;hep aynı geçmiş. Hiç gelecek olmamış gibi...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;Bombalanmış bir şehirde onu bombalayanlar, geleceği yapmıştır. Birisi onu bombalayarak ona bir gelecek vermiştir. Gelecek dediğin temiz, güvenli olmak zorunda değil. Berbat bir gelecek de yapabilirsin ama sonuçta geleceği yapan sensin... Kararı verer sensin... Paul Virillo’yu iyi tanırım.. Birlikte çalıştık. Geçtiğimiz günlerde Paris’te bir kafedeydik. O, İngilizce anlıyor ama konuşmuyor, ben Fransızca anlıyorum ama konuşmuyorum. Ama nefis konuşuyoruz. Bana önce dedi ki, ‘sen beni Fransızlardan daha iyi anlıyorsun, sen bir optimistsin’ dedi. Ben de yanıtladım. O yanıt hala benimledir. Dedim ki; ‘Lübnan’ın çöküşünü, Bosna’daki trajedeyi gözleyebilirsin, işkence, felaket, vahşet, korku, hastalık, üzüntü dünyanın dört bir yanında ama olumlu şeyleri de ifade edebilirsin. Her şeyin ne kadar kötü olduğuna tanık olsan da, etik olarak optimist olmak bir sorumluluktur. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;Çünkü birileri daha iyi bir dünyayı düşlemeli... Berbat bir gelecek yapabilirsin derken gerçekten doğrudur. Ama bu harika bir geleceği mükemmel düşlemeyi de önlememeli. Dünya ne kadar kötü olursa, dünyanın daha iyi olması ihtimalini düşlemen o kadar kolaylaşır... İyi kötü o kadar birbirine yakındır ki...&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;-Buradan o zaman Spinoza’ya geçelim. Konferansta bahsettiğiniz bu oyun ve olasılık meselesi, hayatın bir geometrisi olduğu fikriyle onu akla getiriyor... Kuramlarınızı oluştururken hangi filozoflardan neler ödünç aldınız?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;Bu anlamda Spinoza çok önemli ve çok iyi algılamışsınız... Çünkü o da etik ve geometridir. Siz bir balonsunuz, ben bir balonum. Bu benim hücrem, o&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;senin... Eğer ben benim hücremin bir kopyasını yaparsam, sen de senin hücrenin kopyasını yaparsan... Benim dünyam bence böyle bir şey, sen de içine girip ne bulduğuna bakabilirsin dersem... Buna bakarak bazı şeyleri benim bile görmediğim şeyleri görebilirsin. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;Çok küçükken çizdiğim bir grafikten bahsetmeliyim. Bir insanın olması gereken şeyin grafiğiydi bu.. İnsanın neden oluştuğunu bulursam, onu dengede tutmayı beceririm diyordum. Akıl, irade, his, duyular ve imgelemden, bir daire gibi oluşuyoruz. Ve bunların hepsi, başa dönersek, güzelliği oluşturur dolayısıyla dengeyi... İmgelem bunların içinde en önemlisidir. İraden yoksa bile iradenin olduğunu düşleyebilirsin... Bu durumda akıllı olduğunu da düşünebilirsin. İmgelem çok önemli. Bu bir dairedir. Bir noktada ortada bilgeliğin olur. Yine ortalarda bir yerde güzellik olur, her şey varsa denge varsa....&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;-Japon mimar Kisho Kurokawa’dan etkilendiniz mi peki? TransRNA kavramınız onun mimaride symbiosis kavramını hatırlatıyor. Onun da DNA formunda organik binaları var...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;O eski bir adamdır. Symbiosis kavramı, metabolist akımındandır o, Japonya’dan... Ben bütün bunlarla çok ama çok erken karşılaştım.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;Kendi kuramımı hazırlayana kadar bir sürü bilgiyi adeta emdim. Çok uzun bir dönem sadece bilgi içiyordum bu anlamda... O zaman Kurakawa kim bilmiyordum. Ama Japon mimarisiyle genel ilgileniyordum. Bir dönem dine şans verdim. Ve hiçbir anlamı olmadı. Hiç etkilenmedim. Karşılaştırmalı din dersi aldım. Tüm dünya dinlerini öğrenerek etkilenebileceğim bir din bulurum belki diyerek... Hepsini okudum. Bir etkisi olmadı. Ama dünyaya Zen &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;aracılığıyla bakmak bana uydu. Mesela Japonya’ya gittim. Hiç de yabancı bir yer değildi benim için... Sanki her şey tanıdıktı... O kadar güzelliğe sarmalanmış, gömülmüş bir yer ama asla güzelliğin varsayılan bir özelliği yok.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;-Teknolojinin orada bu kadar hızla gelişmiş olması bir tesadüf mü?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;Bunun nedeni korkusuzluk. Orada hiç Frankenstein, canavar yok...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;-Frankenstein ya da canavar korkusu Batılı ve hristiyan bir şey mi?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;Hristiyanlık, yahudilik ve islam bence kavga ediyorlar ama aslında aynı şeyi söylüyorlar. Dünyanı monistik ve ahlaki değerler üzerinden kategorize ediyorlar. Hepsinde de bir düşman fikri var... Ama Zen’de bu yok. Ben Yunan asıllı olduğum için felsefeye yatkınım. Yunan filozofisi üzerine de çok okudum. Mesela Epikür ve Demokritos... Epikür’de aynı Zen gibi ataraxia kavramı vardır. Bütün amaç korkusuz bir durumda varolmaktır. Yani ama şöyle... Ölümden de korkmuyorsun ama cesaretli olduğun için değil! Umudun da yok aynı zamanda... Korkuların tarafından yönlendirilmiyorsun, yönetilmiyorsun. Bu önemli bu Zen’de var, Epikür’de de var...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;-Biz kendimize Yunanzede deyip Doğu’yu bir kez daha algılamaya çabalıyoruz. Belki de Doğu ve Batı diye bir şey yok... &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;Size bir hikaye anlatmalıyım bunun üzerine...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;Amerika’da küreselleşmeyle birlikte bütün mimari okulların başına Japon ya da Çin, Asyalı bir yönetici getirildi. Ekonomik nedenlerle elbette... UCLA’deki mimarlık bölümünün başına da Hitoshi Abe, getirildi. Kendisiyle bir yemekteydim. İçiyorduk ve sohbet ediyorduk. Zen ve Ataraxia’dan bahsettim. O da bana şunu dedi:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;Japon mimarisinin çoğu Yunan mimarisidir. Çok şaşırmıştım. Bunu bir Yunan mimar dese, inanmam ama Japon bir mimar deyince kesinlikle doğru olduğunu düşündüm. Sonuçta fikirler, Mondrian ve Kandinsky konuştuk, daha da eskiye gidebiliriz dedik, suda sektirdiğimiz taşlar gibi... Sufizm de Zen... &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family: Verdana;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9120898316273796863-4600935645957818928?l=sanatatak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatatak.blogspot.com/feeds/4600935645957818928/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9120898316273796863&amp;postID=4600935645957818928' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/4600935645957818928'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/4600935645957818928'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatatak.blogspot.com/2008/02/kuramc-mimar-sanat-marcos-novakla-sylei.html' title='Kuramcı, mimar, sanatçı Marcos Novak&apos;la söyleşi'/><author><name>Sanatatak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13149509989696743099</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R9Ra6u802nI/AAAAAAAAACA/GqCxR6TL1nY/S220/baitar%C3%BCthi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9120898316273796863.post-146401872172736316</id><published>2008-02-29T12:44:00.000-08:00</published><updated>2008-02-29T12:45:27.062-08:00</updated><title type='text'>Kuramcı, mimar, sanatçı Marcos</title><content type='html'>&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9120898316273796863-146401872172736316?l=sanatatak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatatak.blogspot.com/feeds/146401872172736316/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9120898316273796863&amp;postID=146401872172736316' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/146401872172736316'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/146401872172736316'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatatak.blogspot.com/2008/02/kuramc-mimar-sanat-marcos.html' title='Kuramcı, mimar, sanatçı Marcos'/><author><name>Sanatatak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13149509989696743099</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R9Ra6u802nI/AAAAAAAAACA/GqCxR6TL1nY/S220/baitar%C3%BCthi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9120898316273796863.post-5857369605364387528</id><published>2008-02-11T15:55:00.000-08:00</published><updated>2008-02-11T15:56:07.775-08:00</updated><title type='text'>Hüseyin'in ardından...2008'in ilk günü</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Gidenin ardından gittiğini kabul etmediğin için yazmak imkansız. İmkansız olan bir diğer şey onu hak ettiği gibi anlatabilmek...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Ayşegül Sönmez&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Hüseyin Alptekin, bir gezgindir aynı zamanda büyük bir içkici büyük bir hayat tutkunu, et tutkunu, etin sosu tutkunu, iyi tütün, iyi ot, hazza giden iyi yol şoförüdür. Çok defa aynı yolu birlikte almışızdır. Birlikte yükselmiş, en tepeden aşağıya bakmışızdır. Bakarken düşmemek için ben dua ederken o dua etmenin ne kadar faydasız olduğundan dem vurmuştur. Hayatı dolu dolu yaşamanın sırlarını fısıldamıştır bana... En çok votka içmişizdir, küçük ya da büyük bardaklarla...Cam ya da plastik bardaklarla... Rus tütünleri, Balkan sigaraları tüttürmüşüzdür. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Sabaha karşı evinin dört bir yanında sigara aramışızdır, ondan başka her şeyi bulmuşuzdur: 1920’lere ait erotik kartpostallar, SSCB dönemi metro biletleri, emaye demlik, bakır şekerlik, 1930’lara ait kibrit kutusu, 1940’lara ait teneke film kutusu... Evi aslında arkeolojik kazı yapmak için birebirdir. Cihangir’deki Knidos’tur. İstanbul’daki Knidos, aynı yüzyılı başka yüzyıllarda yaşayan dünya kentlerine ilişkin onca imge, onca nesnenin üst üste, alt alta yan yana yayıldığı birbirine girdiği, modernliğin her türlü defolarını, çöplerini gösteren bir açıkhava antik kenti. Modernite antik harabeleri...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bu yüzden Hüseyin Alptekin’in işlerini anlamak için evini karıştırmak birebirdir. Kendisi evidir. Güney ve kuzey yarıküre seyahatlerine ilişkin binbir gece masallarına yurttur. Anlatıcı ev... Hüseyin’in Belgrad şehrinde çok mutlu olduğunu bilirim. Aslında Balkan’ın her kentinde kendini bulur. Kimseye oralarla ilgili kötü laf söyletmez. En çok oralarda içmeyi sever. En çok oralarda erik rakılarını, buzlu votkaları, tuzlu balıkları, tütsülü etlerle birlikte içmeyi... Kendine benzetmeyi oraları, oralardaki kendisine benzemeyi.. Belgrad’ın sokaklarında geceleri, “esmer çingen kızlarının kırık Osmanlılarıyla”, nehrin üzerindeki adalarda, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;uzatmayı sever. Haz peşinde iyi yol şoförüdür Hüseyin. Kendini kente bırakma üstadı, kendini kendine değil...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Ljubljana’da ne kadar çok içtiğimizi hatırlarım. Günlerce... Keşfettiği erik rakısı dolu kargo pantolonlarımız, yudum yudum içerek Manifesta 3’lediğimizi hatırlarım. Serginin konusu Borderline Syndrome’a ilişkin filozofik sözlerini, onun rakı sesine karışan rakı sesimle Madonna’nın Borderline şarkısını söylediğimi de hatırlarım. &lt;i style=""&gt;Bartdöbar&lt;/i&gt;’ın yanımızdan hızla uzaklaştığını adeta kaçtığını da... O seyahatte bize içki konusunda en büyük uyum sağlayanın bir başka kaybettiğimizi kabul edemediğim büyük küratör Harald Szeemann’ın olduğunu da... &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Erik rakısı şişesini hala saklarım o seyahatten... Üzerindeki buzlu cam geyik kabartmasını... Havalimanında saatlerce uçağın kalkmasını beklerken Hüseyin’in o kabartma üzerinde dolaştırdığı hayatı aramaktan vazgeçmeyen kısa parmaklarını da, esmer avuçlarını da saklarım. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Tabelalarıyla kuşattığı 42. Ekim salonu sergisinde sabaha karşı Belgrad’ın en izbe rock barında beni bulması, dumanın izini sürmesi, Kızılderili her zaman... O serginin yıldızıydı. Herkesi tabelalarıyla ‘burada ve şimdi olmama’ lüksüne boğmuştu. Güneş gözlükleri, her zaman buruş buruş ceketi ve pantolonu, duş almayı unutmuş ama istemiş gümüş saçlarıyla hızlı küçük adımlı küçük adam. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Ne kadar Maradona...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;O, Nişantaşı’nda yıkılan Maçka Oteli’nin avizesi, lambrileri, çuha masa örtüsü, kırık bilardo sopası,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Tarabya Oteli’nin cephesi, Boğaz’ın rüzgarı... Belgrad’ın düşmüş aristokratı, futbolu sahada değil, yerkürede oynayan Brezilyalı. Venedik’teki Gürcü lokantası. “Kalan kumar borcu gibi kent Varna.” &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Venedik’teki Venedik Bienali Türkiye pavyonu basın toplantısına geç kalışı... Kürsüye çıkarken attığı isteksiz hamle kimbilir hangi akşamdan kalma koşturduğu basın toplantısı... Hiç sevmediği ‘toplantısı’... Hayata ara vermek zorunda kaldığı hiçbir şeyi sevmez. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Jules Verne’nin Keraban karakteriyle en ortak yönü inatçılığı bundan kaynaklanır. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Sabahlara kadar okur ve içer. O bir okur içerdir... İçer okur ya da... &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Baylan pastanesinde o kış günü Tunç, Hatice, Camilla, oğlan...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Kadıköy çarşısının kurdu, et mütehassısı, kuş mütehassısı.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Asmalı Cavit’ten oğlanın pusetini çıkarıyordu geçen gece... &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Meyhanede büyüyen çocuk. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Babasının kucağından inmeyen oyuncak bebek, oyuncak ayısı, Hüseyin ne kadar mutlu ailesiyle... Slyvia’nın Tütün Deposu’ndaki yerleştirmesini yerleştirirken yine arkeolojik kazı yapmıştım. Astığı her bir kendi zamanına sunduğu nesneyi sorarken ben, o da uflaya puflaya- lakin sorularımdan bazen çok sıkılır bunu da belli eder ne biçim- anlattı. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Uyanmak ne kötüdür iyi bilirsin Hüseyin...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Keyif birdenbire kaçar... O uzun bol elbise bir anda daralır. Bir anda boyun kısalır, kısalır.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bugün 1 Ocak. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Evrim aradı. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Seninle ilgili bir haber geldi. Erkan aradı... Bu yazıyı istedi.&lt;br /&gt;Yağmur diner gibi...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Serin serin otururken terlemek gibi...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Beden işkence. Akşamdan kalma, ertesi günlerin en kötüsü, düşüş, senin hiç sevmediğin ama senin iyi bildiğin, (direnmek dolanmaktır kentin sokaklarına dersin), başladı İstanbul’da... Seyahate çıkmışsın, bu kez küreyi seyahate çıkmışsın, devrialeme... Yolun açık olsun dostum...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9120898316273796863-5857369605364387528?l=sanatatak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatatak.blogspot.com/feeds/5857369605364387528/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9120898316273796863&amp;postID=5857369605364387528' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/5857369605364387528'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/5857369605364387528'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatatak.blogspot.com/2008/02/hseyinin-ardndan2008in-ilk-gn.html' title='Hüseyin&apos;in ardından...2008&apos;in ilk günü'/><author><name>Sanatatak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13149509989696743099</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R9Ra6u802nI/AAAAAAAAACA/GqCxR6TL1nY/S220/baitar%C3%BCthi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9120898316273796863.post-4936175772618499112</id><published>2008-02-11T15:53:00.001-08:00</published><updated>2008-02-11T15:53:47.809-08:00</updated><title type='text'>Turkish Delight/ Münih Müzesi sergi katalogu metni/Haziran 2007</title><content type='html'>&lt;p&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;Bir imkan olarak kimlik&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;Onu giyer gibi olurum&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;Kimi?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;Onu!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;Onu seçer gibi olurum&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;Kimi?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;Onu!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;Yemek yerim, giyinirim, dışarı çıkarım,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;En önemli faktör seç rengi&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;Yemek yiyebilir, giyinebilir, dışarı çıkabilirsem,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;En önemli faktör saç rengi olur&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;Sarışın esmer kızıl&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;Herkes sarışın olmaya çalışıyor Türkiye’de&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;Daha Avrupalı olmak için...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Kimi/Onu, Lale Müldür&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;Levinas’a göre yapmamız gereken şey ötekini tamamen açıklamaya ve asimile etmeye çalışmak, yani ötekini kendi dünyamıza indirgemek değil, tersine kendimizi aşan, kendimizin ötesinde ve kendimizden ayrı olarak var olan bir ilişki geliştirmektir. Başkalarını tanımak ve dolayısıyla da onların yerine konuşmanın imkansızlığını tanımak demek, bu imkansızlığı ve bu sınırı kendi söylemine kazımak ve kendi varlığımı kendisi olarak değil de öteki ile ve öteki için olması bağlamında tanımak demektir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;Iain Chambers, Migrancy,Culture and Identity&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;Başı kapalı küçük kadın aynı zamanda çıplak... Çıplaklık ve başını örtme gibi birbirine zıt iki değer, aynı bedende, küçük bir kadın bedeninde, cinsellikten arınmış bir tasvirde olanca masumiyeti ve içtenliğiyle bize bakıyor. Neredeyse gülümsüyor... İçinde taşıdığı, gösterdiği iki kampın çekişmesine zıt bir dinginlik, bir huzur taşıyor. Bu küçük kadın, tereddüt etmeden, ona baktığımız andan itibaren bizi modernite üzerine ilahi bir soruyla baş başa bırakacaktır. Üzerine bir giysi gibi giydirilmiş çıplaklığını tamamladığı türbanını, moderniteye ilişkin bu iki büyük kavramı, çıplaklık’ı ve örtünme’yi, birbirini yıkan, sadece kültürel değil, siyasal değeri üstünde taşır ve bu iki değeri birbirleriyle çarpıştırır ve aynı zamanda temsil ederken, Batı’nın Doğu’ya ilişkin bir hayalkırıklığını da, Batı’nın kibrini de, Doğu’nun direncini de, Batı’ya özentisini de; Doğu’yla Batı arasındaki tüm sembolik çekişmelere ve çelişkilere de –ana-yurdu olacaktır. Bu küçük kadın, bu narin, son derece incelikli ölçüleriyle evrensel/tikel kutuplaşmasını, bu kutupların aynı bedende bir arada yaşamalarının mümkün olup olmayacağının da savaşını vermektedir. Bu iki kutbun birbirini tamamlaması mümkün müdür? Belki de mümkündür. Çünkü modernite kendisini tikel formunda olduğu kadar evrensel olarak da sunmuştur. Modernitenin kendisini gerçekleştirmesi süreci evrensel, bu gerçekleşmenin algılanması sürecinde de tikel bir karakter kazanmıştır.&lt;a style="" href="#_ftn1" name="_ftnref1" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; Belki de bu mümkün değildir... Turkish Delight, bu iki imkansızı, tek bir bedende buluşturarak rasyonalite ve modernitenin tüm sıkıntılarını sergileme niyetini duyar. Aynı zamanda bu değerlerin içlerindeki barındırdıkları dinamizmi de görünür kılma endişesi taşır. Hem soyunuk hem baş&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;örtülü küçük kadın heykeli, aslında bu anlamda giyiniktir.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Bu kıyafet kesinlikle sadece Batı’nın bakışına, merakına, beklentisine göre tasarlanmamıştır. Her ne kadar heykel, Türk Lokumu gibi turistik çağrışımları doğuran bir isme sahip olsa da, heykel, bir tereddütün heykelidir. Heykelin kendisi tereddüte işaret etmektedir. Bu tereddüt yine moderniteye ilişkin bir duraksamanın, büyük bir dilemmanın kendisine aitttir. Turkish Delight, seçimini kendini bir alegorinin uzun aralığına hapsetmekten yana yapar. İlerlemenin inişli çıkışlı başarılarının yarattığı huzursuzluğun bir semptomu olmayı tercih eder. Ve bu semptom Türkiye’nin modernleşme tarihine çok tanıdıktır.&lt;a style="" href="#_ftn2" name="_ftnref2" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;Özellikle 1990’lardan itibaren küreselleşme olgusu ile olduğu kadar postmodern kuramların da etkisiyle kültürel kimlik, coğrafi aidiyet, cinsel kimlik, kültürel yapı, toplumsal bellek gibi olgulara yönelen yapıtların çoğalmasına tanık olduk. Batı dışı kentlerden gelen sanatçıların bu alanlardaki üretimleri, adeta Batı’nın onlara travmalarını aktarabilecek kendi kendilerini analiz edebilecek zeminler sağlamasıyla çoğaldıkça çoğaldı. Kimileri bunu Batı’nın neo-oryantalist tutumu olarak tanımladı. Batı’lı sanatçının da Doğu’ya ilişkin üretimleri karşılıklı olarak devam etti. Burada sözü edilen neo-oryantalist tutum, yüzyıl başından itibaren evrilerek güncel sanat sahnesine de taşındı. Yeni oryantalizmde, Doğu’nun arkeolojik ve topografik özellikleri, harem resimleri yerini yine Avrupa ve Doğu’yu ayrıştıran mantıkta kurulu güncel sanat işlerine bıraktı. Doğu’nun egzotik kadınlarının, büyülü doğa manzaraları, kederli, fakir çocuk portreleri, yoksunluk manzaraları, küreselle yerelin iç içe geçtiği kitsch ayrıntılarla bezeli gündelik hayat kesitleriyle yer değiştirdi. Ama yine de gerçekçiliğine karşın bu &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;güncel örnekler, ondokuzuncu yüzyıl sömürge resimlerinin canlılığı gibi, Avrupalı olmayana, çeper dünyaya ait değerlerle ilgili kuşatıcı kültürel formlara, tüm inceliklerine ve duyarlılıklarına karşın, Doğu’yu, belirgin biçimde ideolojik ve seçici, çoğu zaman ezici bir biçimde tanımlıyordu. Dolayısıyla öteki’ni fiilen sessizleştiriyor, farklılığı kimlik olarak yeniden oluşturmaktan ziyade, egemenlik kurmaktan kendisini alamıyordu.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Bu anlamda Turkish Delight önemli ve farklı, tekil bir örneği oluşturuyor. Yerleşik işaretleri kullanıma soktuğu bir iletişim sistemi olarak işlemesi açısından önemli, öteki’ni sessizleştirmemesi, konuşturmasıyla farklı ve tekil bir örnek. Turkish Delight, ötekinin farklılığını anlama çabasıyla da öne çıkmıyor. Son yıllarda sadece Türkiye’de değil, tüm Avrupa’da yükselen bir siyasi ve kültürel sorun olan türban sorununu tüm müphemliğiyle, içinde taşıdığı ihtilaflı yönleri ortaya koyarak ele alıyor. Turkish Delight bu yüzden Türkiye’de ve Avrupa’nın merkezinde yaşanan türban sorununa çözüm üretmektense hem Türkiye’de hem de Avrupa’da bu sorunun toplumsal dinamiklerini ortaya koyan bir pratiği başlatıyor. Yapıt, Türkiye’de de, Avrupa’da da kendine ait sosyal sürecini başlatabiliyor. Peki nedir bu farklı sosyal süreçler içinde birbiriyle çarpışan kavramlar?&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;Fransa’da baş örtüsü ve diğer "belirgin" dini sembollerin taşınması, 2004 yılında yapılan bir düzenleme ile devlet okullarında yasaklandı. Ancak söz konusu yasa Müslüman okullarını ve üniversiteleri kapsamadığı için buralarda okuyan kişiler isterlerse türban takabiliyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;İngiltere'de türban konusunda herhangi bir yasak bulunmuyor. Ancak okulların kendi kılık kıyafet yönetmeliklerini düzenleme yetkisi bulunuyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;span style=""&gt;Almanya’da &lt;/span&gt;2003 yılı Eylül ayında Alman Federal Anayasa Mahkemesi, okulda türban takmak isteyen bir kadın öğretmenin başvurusunu kabul etti. Ancak mahkeme, eyaletlerin bu konuda kendi kararlarını verebileceğine hükmetti. Almanya'da en az dört eyalette öğretmenlerin derslere türbanla girmesi yasaklandı. Hesse eyaletinde bu yasak bütün devlet memurlarını içine alacak şekilde genişletildi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;span style=""&gt;Rusya’da &lt;/span&gt;1997 yılında Temyiz Mahkemesi, İçişleri Bakanlığı'nın pasaportlarda başörtülü fotoğraf kullanmasını yasaklayan kararını bozdu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;İtalya’da 2004 yılı Eylül ayında İtalya'nın Kuzeyinde, maske takmanın yasaklanmasını öngören eski yasa tekrar yürürlüğe sokularak, kadınların çarşaf giymesi yasaklandı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;span style=""&gt;Belçika’da &lt;/span&gt;Hollanda sınırına yakın Maaseik şehrinde kadınların sadece gözlerini açıkta bırakacak şekilde çarşaf giymesi yasaklandı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;Avrupa'da türban ile ilgili yasal durumu derleyen BBC, Türkiye'deki durumu ise şu şekilde aktardı: "Geride kalan 80 yıl boyunca Türkler, Türk toplumunu laikleştirme çabaları kapsamında gericilik olduğu gerekçesiyle türbanı reddeden Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulan laik bir devlette yaşadı."&lt;/span&gt; &lt;span class="detayhaber"&gt;BBC'nin derlemesinde Türkiye'de halen kadınların yüzde 65'inin başörtüsü taktığı öne sürüldü.&lt;/span&gt;&lt;a style="" href="#_ftn3" name="_ftnref3" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;[3]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; &lt;span class="detayhaber"&gt;Başörtüsü, kamu kurumlarında, okullarda, özel ve devlete ait üniversitelerde ve resmi binalarda yasak olduğu vurgulanan haberde," 2005 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, söz konusu yasanın yasal olarak uygun olduğuna karar verdi" denildi.&lt;/span&gt; &lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;İngiltere'de peçe takan Müslüman kadınlara yönelik şiddet olayları başladı. Dışişleri eski Bakanı Jack Straw'ın peçe takan kadınları uyarmasının ardından başlayan olayların Liverpool şehrinde de yaşandığı bildirildi. Peçeli bir kadının saldırıya uğradığı açıklanan Toxteth bölgesindeki olayda, bir otobüs durağında saldırıya uğrayan ve ismi açıklanmayan 49 yaşındaki Müslüman kadına, hakaret ederek peçesini çekip alan saldırgan henüz yakalanamadı. Merseyside Polis müfettişi Saied Mostaghel, yaşanan bu olayı, saldırıya uğrayan kadını, aşırı derecede şoka uğratan ve üzen rezil bir davranış olarak tanımlarken, polisin bu tarz nefret içeren suçlara müsaade etmeyeceğini söyledi. Mostaghel ayrıca, "Toplumumuz içinde bu tür davranışlara müsaade etmeyeceğiz, bu konuyu ciddiyetle ele alıyoruz" şeklinde konuştu. &lt;/span&gt;&lt;a style="" href="#_ftn4" name="_ftnref4" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;[4]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Cumhuriyet Halk Partisi Bilim Yönetim Kültür Platformu'nun hazırladığı Kadın 2004 Raporu, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Bursa, Diyarbakır, Erzurum, Gaziantep, Konya, Samsun ve Trabzon illerinde yaşayan toplam 2 bin 100 kadın üzerinde kadına siyasetten modaya bir çok soru soruldu. Kadınlara yöneltilen "Türkiye'de türban sorunu var mı" sorusuna çarşaflı kadınların yüzde 86.4'ü, türbanlı kadınların yüzde 86.7'si, başörtülü kadınların yüzde 78.2'si, başı açık kadınların yüzde 83.5'i bu soruya "var" yanıtını verdi.&lt;a style="" href="#_ftn5" name="_ftnref5" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;[5]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;Yargıtay Dördüncü Dairesi Başkanı Yüksek Yargıç Fadıl İnan, duruşmasına türbanlı olarak gelen sanık konumundaki Hatice Hasdemir Şahin'i "başını açmaya ya da mahkeme salonunu terk etmeye" davet ediyordu. Kendisi de avukat olan ve Ankara Barosu'na başı açık olarak kaydolan Hatice Şahin'in duruşmadan çıkartılması, Yüksek Yargıç Fadıl İnan tarafından "mahkemenin kamusal alan olması" ve bu nedenle de türbanın "mahkeme düzenine uygun hal, tavır ve kıyafet uygulaması"yla çeliştiği gerekçesiyle yasalara uygun bir karar olarak değerlendirildi. Bu karar Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya tarafından da desteklendi. Böylece, türban sorunu, parti kapatma (Fazilet Partisi örneğinde olduğu gibi) nedeni olmanın da gerisine giderek, modern toplumda devlet-toplum/birey ilişkilerinin düzenlenmesinin temelini teşkil eden hukuk alanına da girmiş oldu. &lt;a style="" href="#_ftn6" name="_ftnref6" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;[6]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Türkiye Cumhurbaşkanı adayı olarak gösterilen Adbullah Gül’ün eşinin türbanlı olması bir kez daha türban krizi yarattı. Eğer süreç tamamlanıp Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı seçilseydi eşi Fahrünisa Gül de türbanlı olarak Çankaya'ya çıkan Türkiye'nin ilk "first lady”si olacaktı. Baskılar nedeniyle adaylıktan çekilen Gül, türbanla ilgili şu açıklamaları yaptı:&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;"Türban daha modern olabilir. Cumhurbaşkanı seçilseydim benim de, eşimin de farklı bir üslubu olacaktı. Bu gibi hassas süreçlerde eşlerin de sorumlulukları var." &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Üç kadın sanatçı &lt;span style=""&gt;Canan Şenol, Neriman Polat &lt;/span&gt;ve &lt;span style=""&gt;İnci Furni &lt;/span&gt;İstanbul’da Mac Art Sanat Galerisi’ne, türban takarak ressam &lt;span style=""&gt;Adnan Çoker&lt;/span&gt;'in şapkasızların giremeyeceğini söylediği, Atatürk'e adadığı sergiyi ziyaret etti ve şu açıklamayı yaptı: &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;"Bizler her türlü ayrımcılığa karşı sanatçılar olarak, Adnan Çoker'in sergisine 'şapkasız' gittik."&lt;a style="" href="#_ftn7" name="_ftnref7" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;[7]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Turkish Delight adlı yapıt, yukarıdaki gelişmelerden ayrı düşünülemez. Çünkü Avrupa uzun zamandır türbanı konuşuyor. Türkiye de uzun zamandır bunu konuşuyor. &lt;span style=""&gt;Türban kimilerine göre modernleşmenin, moderniteye geçişin bir simgesi. Hatta bu süreçleri doğuran, hazırlayan araç. Kimilerine göre ise gericiliğin sembolü, moderniteye sırtını dönmenin, anti-modernliğin göstergesi... Kimilerine göre ise türban, siyasetin bir aracı, siyasal bir simge. Türban, 20. yüzyılın başından itibaren defalarca üretilen, kurgulanan bir sorun niteliğine sahip. Çözülmeyen her defasında daha da büyüyen bir düğüm olma özelliği var. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Dolayısıyla pek çok kavrama da türban üzerinden varılıyor. Örneğin, türbanla belli bir kesim kendisini özdeşleştirdiğinde dolaylı olarak insan hakları, demokrasi, kişisel/bireysel hak ve özgürlükler, bunların kamusal kullanımı gibi kavramlar gündeme geliyor. &lt;span style=""&gt;Bu anlamda, bugün türban sorunundan konuşurken, sadece türbanlı kızların yaşadığı sorunlardan değil, aynı zamanda da siyasi partilerin kapatılmasından ve hukuk alanında hak ve özgürlüklerin mi yoksa hal, tavır ve kıyafetle ilgili düzenlemelerin mi öncül ve belirleyici olduğunu tartışıyoruz. Dolayısıyla, türban sorununun İslami kimliğin özgürlük alanının sınırlarıyla ilgili bir sorun olmakla birlikte, bugün Türkiye'de toplum yönetiminin nereye kadar demokratik olup olmadığını da belirleyen bir sorun olduğunu da deşifre eden özelliklere sahip. T&lt;/span&gt;ürban da simge olarak dönüşüyor, çoklaşıyor, değişik anlamlar kazanıyor. Kimi için siyasal simge olma durumu sürüyor. Kimi tutucu ailelerin kızları için kamusal alana çıkma özgürlüğünü getiriyor. Kimi durumda ise cemaat aidiyeti oluşturuyor. Kiminin başında ise türban gerçekten post-modernleşiyor, çünkü ortaya pek çok açıdan yeniden sentezi yapılmış, yerelliği ağır basan bir kimlik çıkıyor. Sanat yapıtının bulunduğu çevreyle ilişkisi, onun zamanla kurduğu bağı da tarifler. Bir yapıttaki&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;kültürel ve tarihsel işaretler, içinden geçtiğimiz dönemin sosyal ve kültürel süreçlerin de bir yansımasını oluşturur. 1994 yılında kaleme aldığı Teorinin Pratiği: PostStrüktüralizm, Kültürel Politika ve Sanat Tarihi başlıklı kitabında Keith Moxey, sanat yapıtının içinde bulunduğu çevreyle olan ilişkisini şöyle tarif eder: "Eğer temsil teorisini eleştiriyorsak o zaman hangi alternatif temsil teorisini onun yerine koyabiliriz? Göstergebilim ya da işaretlerin teorisi, temsil kavramını, onun taklide olan bağımlılığından özgürleştiriyor. Göstergebilim, sanat yapıtını, kültürel ve tarihsel belirlenmiş işaretlerden ibaret görüyor çünkü... Yapıtı, sanatçının, yerleşik işaretleri kullanıma soktuğu bir iletişim sistemi olarak görüyor. Bu da gösterme açısından anlamlı sosyal süreçleri içeriyor. Bir kültürel nesne olan sanat yapıtı, onu yapanın da içinde bulunduğu toplumun davranışlarını ortaya seriyor. O yüzden yapıt, bir kültürel aktivite bağı demek...”&lt;a style="" href="#_ftn8" name="_ftnref8" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;[8]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;İşte Turkish Delight heykeli ister istemez bizi kültürel ve tarihsel işaretler ağının içinde dolaştırıyor. Yerleşik işaretleri dolaşıma sokan bir iletişim sistemi gibi işlemeyi başarıyor.&lt;br /&gt;Bu anlamda Türk Lokumu’nun tekilliği öne çıkıyor. Yapıt, türbanın kendi içinde, lokal bağlamda yaşadığı tüm çelişkili süreçlere ilişkin bir dizi soruyu ortaya atarken öte yandan evrensellik iddiası taşıyan değerlerin temsiliyetini de sorguluyor. Ve en önemlisi evrensellik söyleminin iddiasını;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;ayrıcalıklı bir hakikate ulaşma olasılığını taşımayarak, radikal ve çoğul bir demokrasi vurgusunu içinde taşıyor. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="detayhaber"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;Ayşegül Sönmez, Haziran 2007, İstanbul.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;div style=""&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;br /&gt;  &lt;hr align="left" size="1" width="33%"&gt;  &lt;!--[endif]--&gt;  &lt;div style="" id="ftn1"&gt;  &lt;p class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;a style="" href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style="font-size: 10pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; &lt;span style="font-size: 8pt;"&gt;Ahmet Çiğdem, Bir İmkan olarak Modernite, İstanbul, İletişim Yayınları, 1997, s.222.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;/div&gt;  &lt;div style="" id="ftn2"&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-left: -9pt;"&gt;&lt;a style="" href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size: 8pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style="font-size: 8pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;[2]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; 1908’de yayımlanan Kalem dergisinde Geleceğin Türkiye’si başlığı ile yayınlanan bir karikatürde fütürizmin bütün söylemini özetleyen &lt;span style=""&gt;   &lt;/span&gt;yüksek binalar, hızla ve farkı yönlerde ilerleyen tramvay, otobüs, otomobiller, koşuşturan insanlar, uçan araçlar, zeplinler, bunlar için yerden oldukça yüksekte konumlandırılmış ulaşım ve polis istasyonları, kenti ışıklandıran yanardönerler ve daha neler neler arasında en ilginci resmin merkezine yerleştirilen uçan aracın kullanıcısının çarşaflı bir kadın olmasıdır. Yeşim Arat’a göre karikatürdeki öngörü Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçenin pilot olmasıyla fiili bir gerçeğe dönüşmüştü ve 1908’lerin bu öngörüsü Cmuhureytin ilt yirmi otuz yılında fiilil ve mecazi bir gerçek haline gelmişti. Muasırlaşma, liberal demokratik, liberal Batılı, toplumsal model yaratmak olarak anlaşıldığında Gökçen, bu yeni cesur, erkekle aynı işi yapabilen, çalışkan toplum içindeki yerini almış etkin kadınla temsil edilen Türkiye modernleşmesini simgeleyen önemli bir imgeye dönüşmüştür. Erken cumhuriyet dönemi resimlerinde Cumhuriyetin ve demokrasinin ülküselleştirilmesi adına Meşrutiyetin o modern giyimli entelektüel kadınlarının yerini köylü kadına bıraktığı görülmektedir. Türkiye Cumhuriyeti kadını imgesi, neredeyse cinselliğinden arındırılarak görselleştirilmiştir. Zeynep Yasa Yaman, Kadınlar Resimler Öyküler,İstanbul, Pera Müzesi Yayınları, 2006, s.31. s62.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;/div&gt;  &lt;div style="" id="ftn3"&gt;  &lt;p class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;a style="" href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style="font-size: 10pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;[3]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; Sabah Gazetesi, Haber Servisi, 07/10/2006.&lt;/p&gt;  &lt;/div&gt;  &lt;div style="" id="ftn4"&gt;  &lt;p class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;a style="" href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style="font-size: 10pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;[4]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; A.g.y.&lt;/p&gt;  &lt;/div&gt;  &lt;div style="" id="ftn5"&gt;  &lt;p class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;a style="" href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style="font-size: 10pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;[5]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; Hürriyet Gazetesi, Haber Servisi, 28/09/2004&lt;/p&gt;  &lt;/div&gt;  &lt;div style="" id="ftn6"&gt;  &lt;p class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;a style="" href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style="font-size: 10pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;[6]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; Radikal 2, Fuat Keyman, Türban/Demokrası ilişkisi, 16/11/2003&lt;/p&gt;  &lt;/div&gt;  &lt;div style="" id="ftn7"&gt;  &lt;p class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;a style="" href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style="font-size: 10pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;[7]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; Sabah gazetesi. 20/04/2007&lt;/p&gt;  &lt;/div&gt;  &lt;div style="" id="ftn8"&gt;  &lt;p class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;a style="" href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;!--[if !supportFootnotes]--&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style="font-size: 10pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;[8]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; Keith Moxey, The Practice of Theory, USA, Cornell University Press, 1994, s.31. &lt;/p&gt;  &lt;/div&gt;  &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9120898316273796863-4936175772618499112?l=sanatatak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatatak.blogspot.com/feeds/4936175772618499112/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9120898316273796863&amp;postID=4936175772618499112' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/4936175772618499112'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/4936175772618499112'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatatak.blogspot.com/2008/02/turkish-delight-mnih-mzesi-sergi.html' title='Turkish Delight/ Münih Müzesi sergi katalogu metni/Haziran 2007'/><author><name>Sanatatak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13149509989696743099</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R9Ra6u802nI/AAAAAAAAACA/GqCxR6TL1nY/S220/baitar%C3%BCthi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9120898316273796863.post-8108306994383588305</id><published>2008-02-11T15:50:00.000-08:00</published><updated>2008-02-11T15:52:26.722-08:00</updated><title type='text'>Uğur Tanyeli/ Ocak 2008</title><content type='html'>&lt;p&gt;Binalar konuşsun!&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;Mimarlık sussun!&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p&gt;Uğur Tanyeli’nin kitaplarında olsun, konferanslarında olsun, hep söylemeye çalıştığı şu: k&lt;span style="font-size: 13.5pt;"&gt;entin, İstanbul’un, Türkiye’deki mimarlığın, şehir planlamanın tarihini yazarken hepimizin bu işin içinde aktör ve özne olduğumuzu unutmamız gerektiği ve tek öznenin devlet olduğunu varsaymanın son derece yanlış olduğu... “Çoğunlukla tarih yazımları, merkezi konumda ve iktidarı tanımlayan bir özne olduğuna ve o iktidarı doğrultusunda bir sürü şeyi değiştirdiğine inanıyor. Ben de diyorum ki, orada değiştirmek isteyen birileri var ama değiştirmek isteyen birilerini niye merkeze alıyoruz? Birileri değiştirmek istiyor, birileri değişmek istemiyor; birileri şöyle, diğerleri böyle değişmek istiyor.” &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: 13.5pt;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;                      &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;Ayşegül Sönmez&lt;o:p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;-Binalar konuşuyor, mimarlık susunca sergisinin küratörü olarak binaların yeterince konuşkan olduklarını düşünüyor musunuz?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;Sergi, her siyasal görüşün, her öznenin ideolojik dayatma aracılığıyla nasıl mimarlıktan yararlandığını gösteren bir sergi... Epey bir zaman önce rahatlamış olması gereken bir ortamın aslında rahatlamadığını gösteriyor. Deyim yerindeyse, bence tarihle arası soğuması gereken bir toplumun, bir türlü tarihle arasının soğumadığını gösteriyor. Herkesin kendi amaçları doğrultusunda tarihi var. Kimisi için söz gelimi Batılılaşma ön planda geliyorsa, 19. yüzyıl Avrupa’sındaki görüntülere referans veriyor. Başka biri için amaç, milliyetçilikse, Estergon Kalesi yapıyor. Doğrudan doğruya 16. yüzyıl Osmanlı dünyasına referans veriyor...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;-“Ankara’da modernizmin bağlayıcı bir kimliği vardır” diyorsunuz ama İstanbul’da bu tür kolay denklemler kurulamıyor, diyorsunuz... &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Modernizmin bazı ikonlarını Ankara’da yaratmak kolaymış gibi gözükür. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;-Gözükür?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;Öyle gözükür evet, o bir yanılsama... Sadece Ankara’nın merkez kesiminde gördüğünüz birkaç yapının Türkiye’yi temsil ettiğini düşünmek hatalı olur. Ankara, sadece Güven Anıtı, Bakanlıklar ve Kızılay üzerinden birkaç modernist apartmanla tanımlanamaz.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;Yürüdüğünüz yer sadece Atatürk Bulvarı’ysa, Ankara size modernistmiş gibi gözükebilir. Bu bir yanılsama. Biraz öteye gittiğinizde öyle olmadığını görürsünüz. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;Dolayısıyla Türkiye tarihinde fiziksel çevrenin değişimini görmek istiyorsak öznelerin çoğuluğunu görmek zorundayız. Tekil özne, devletmiş gibi tahayyül ederek Türkiye’nin değişimini, dönüşümünü, bütün alanlarda da, fiziksel çevre özelinde yani mimaride göremeyiz. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;-Sizin o anlamda Sibel Bozdoğan’ın Modernizm ve Nation Building kitabına bir eleştiriniz oldu.&lt;span style=""&gt; O, modernleşme projesini, topluma yaygın olmayan, yönetici seçkinlerin güdülediği bir hareket olarak tanımlıyor. Oysa siz buna karşı çıkıyorsunuz... &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;O gerçekten öznenin iktidarı olduğuna ve o iktidarı doğrultusunda bir sürü şeyi değiştirdiğine inanmak istiyor. Ben de diyorum ki... Orada değiştirmek isteyen birileri var evet... Ama değiştirmek isteyen birilerini niye merkeze alıyoruz? Birileri değiştirmek istiyor, birileri değişmek istemiyor... Bazıları şöyle değişmek istiyor ama böyle değişmemek istiyor... Herkesin buradaki kararı, eylemi, değişim ve dönüşüm karşısındaki tavrı kendi özgül tavrıdır, kendi toplumsal sınıfına ve coğrafyada konumlandığı yere göre farklı farklı davranmak zorundadır ve davranır. Modern bir toplumun homojenleşmesi mümkün değil. Modern toplumun tek doğru yol etrafında birleşmesi mümkün değil. Böyle oluyorsa modern olma yolunda ciddi bir tıkanıklık var demektir. Tek doğru yol vardır ve o zaman modernleşmiyorsunuz, diğer güzergahları görmüyorsunuz demektir. Diğer değişim güzergahlarını görmüyorsunuz demektir. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;-Kanyon, İstinye Park gibi yerlerin çoğalmasına ilişkin ne düşünüyorsunuz?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;Alışveriş merkezi Türkiye’ye özgü bir şey değil. Belli bir gelir seviyesine geldiğinizde kaçınılmaz bir şey. Alışveriş merkezi, neredeyse artık bir yaşam biçimi.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;-Bundan bir yüzyıl sonra mimarlık tarihi açısından mesela Kanyon nasıl anılacak?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;Bir alışveriş merkezi yapıyorsanız mutlak bir özgürlük kullanamazsınız. Şirket alan ve kamuoyu araştırması yapar. Şu kadarı food court, bu kadarı sinema gibi genel çerçeve çizilir. O çerçeve üzerinden bina inşa edilir. Dolayısıyla alışveriş merkezlerinin mimarlarını kimse anmaz zaten. Alışveriş merkezi mimarisi dediğiniz zaman adını bildiğimiz adam bunu icat eden adamdır: Victor Gruen diye bir Amerikalıdır bu...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;Kanyon bence problemli bir yapı değil. Başarılı bir kompleks. Sonuçta sokak yanılsaması yapan ama herkesin de içine giremeyeceği kompleksler buralar. Kapıda güvenlik görevlileri var mesela...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;-Kamusal alanda sanatın amacını bugün biz sanatın demokratikleşmesi, herkese ulaşması açısından önemsiyoruz. Siz alan özel, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;İstanbul’da genişleye genişleye, kamusal alanı dönüştürmeyi başarmıştır, diyorsunuz. Ne anlamda dönüştürmüş olabilir?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;Türkiye’de 1980’lerden başlayarak kamusal alanda ifade o kadar kısıtlandı ki insanlar kendi iç mekanlarına kapandılar. Bu mesela Türkiye’de dekorasyonun, iç mekan tasarımının ağırlık kazanmasına yol açan nedenlerden bir tanesi oldu. 1980’li, 1990’lı yılların koşullarını düşünecek olursanız; özel mekana kaçtıkça, özel mekanınızı ön plana aldıkça bir taraftan da modernleşiyorsunuz, değişiyorsunuz. Bu nedenle bu sefer özel mekanınızı, kamuya açma ihtiyacı duymaya başlıyorsunuz. Dekorasyon dergileri tam da o dönemde çıkması birer tesadüf değil.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Dekorasyon dergisinde evinizi yayınlatmaya başlıyorsunuz. Özel mekanınızı kamusal mekana çıkarıyorsunuz. Yakın çevrenize gösterdiğiniz alanı gidiyorsunuz fotoğraflatıyorsunuz. Bir anlamda rötngenlenmek istiyorsunuz. Dekorasyon dergisi zaten bu özel röntgencilik tipinin dergisidir. Bu sadece Türkiye’ye özgü bir şey değil.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;-Pera Mimarlığı Doğumu ve Ölümü konferansınızı takip ettiğim kadarıyla çağdaş Türkiye’yi anlamak istiyorsak bu süreci iyi bilmemiz gerekiyor, diyorsunuz... Sergideki çağdaş Türkiye’ye, Pera Mimarlığı ne anlatabilir? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;Pera o dönemin Türkiye’sindeki modernleşme yolunda yol alan bir dizi aktörün eylem alanı olarak gözüktüğü için ilginçtir. Pera, giderek aktörlerin çoğullaştığını gösteren bir yer. Aynı zamanda Türkiye’nin ideallerini tanımlıyor. Yani bir zamanlar, örneğin, Batılı yemekler yemek istiyorsanız, isterseniz Kocamustafapaşa’da oturun, senede bir gün paranızı çıkıştırıp Tokatlıyan Oteli’nde bir yemek yiyorsunuz. Cinsel anlamda yabancı bir kadınla, suratı açık bir kadınla çıkmak istiyorsanız bu Beyazıt’ta yapabileceğiniz bir şey değil, 1890 yılında... Pera’ya gidiyorsunuz. Oradaki kafelerden birinde oturuyorsunuz. Herkes tırnak içinde modernleşmenin nimetlerini oradan edinmeye çalışıyor. Pera dolayısıyla bütün Türkiye’nin gıpta ettiği, Batılılık olarak gördüğü Avrupa imgelerini görebildiklerini sandıkları bir Avrupa yanılsaması.  &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 51, 0);"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9120898316273796863-8108306994383588305?l=sanatatak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatatak.blogspot.com/feeds/8108306994383588305/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9120898316273796863&amp;postID=8108306994383588305' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/8108306994383588305'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/8108306994383588305'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatatak.blogspot.com/2008/02/uur-tanyeli-ocak-2008.html' title='Uğur Tanyeli/ Ocak 2008'/><author><name>Sanatatak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13149509989696743099</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R9Ra6u802nI/AAAAAAAAACA/GqCxR6TL1nY/S220/baitar%C3%BCthi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9120898316273796863.post-7390695840419796204</id><published>2008-02-11T15:48:00.000-08:00</published><updated>2008-02-11T15:49:32.819-08:00</updated><title type='text'>Güçlü Öztekin/ Biçimsiz Cennet üzerine/ Aralık 2007</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;“Politik olmakla ilgili kafam karışık”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;1978 doğumlu Güçlü Öztekin, ilk solo sergisi İşlemci’den sonra şimdi de Biçimsiz Cennet sergisiyle Galerist’te karşımızda... Biçimsiz Cennet, Öztekin’in İşlemci yönünün devam ettiğini gösteriyor. Resim denilen üretimini en mekanik yollardan çözme gayretini... Bir üretici olarak kendisine tıpkı kullandığı kağıt malzeme gibi bir araç olma görevini yükleyen. Öztekin’in bu şekilde kurguladığı biçimsiz cenneti, ağırlıklı olarak kağıt ve naylon üzerine yaptığı işlerden ve Hanım Böceği isimli video filmden oluşuyor. Kağıt çamur ve sanatçının son günlerde tükettiği sigaraların küllerinden yaptığı minik heykellerinin yer aldığı yerleştirmesi hem fikri hem de duyusal dünyalar kuruyor. Kavramsal işler üretmekten ziyade taze işler üretme derdi taşıyan Öztekin’in, tazelikten kastı, işin yapılış anına ilişkin göndermesinin bulunması, o anın güncel bir tarihi işaret ediyor olması... &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Demişsin ki: “Ressam değilim, bir kere bile böyle hissetmedim...” Ressam nasıl hisseder ki sen öyle hissetmiyorsun?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Doğru bunu biliyor olmam lazım ki bilmediğimi söyleyebileyim... Mantık sorunu gibi konuşmayacağım. Resim yapmak benim için çalışmak değil; yaşamak gibi... Belli bir resmin peşinden gitmek gibi de değil. Bir yaşantım var ve onun ortasında resim yapmak bir santral gibi bana enerji sağlıyor. Mesela resim yapan birisi için tam tersi geçerlidir. O yaşamdan enerji toplar ki resim yapabilsin.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Ben resim yapıyorum ki enerji toplayabileyim.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Hayatla sanat pratiği arasında bir bölünmüşlüğün olmamasını mı kast ediyorsun?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Evet, gündelik hayatımdaki bir şey resim yapmak. Bana diğer yaptıklarım için enerji sağlıyor. Bende birtakım kanallar açıyor. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Resim geleneğiyle ve bu gelenekteki kırılmalarla ilgili kendini nasıl değerlendiriyorsun? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Açıkcası ben okulda da, ki Mimar Sinan mezunuyum, sanat tarihine pek böyle ekoller anlamında ya da bir çizgi doğrultusunda ilerleyen bir şey gibi yaklaşmadım, yaklaşamadım. Onlarla bir tanışıklığım var ama onlarla bir hesaplaşma gibi bir şeyim yok. Bazı ressamlardan tabii ki çok etkilendim. Ama hiçbir zaman yaptıkları resimleri beğenmek üzerinden onlarla ilgilenmedim, resim yaparken nasıl bir bünye kurduklarıyla ilgilendim. Mesela Van Gogh çok önemli bir adam. Bir arkadaşım söylemişti, bence çok doğru, bir tespit; Van Gogh onun döneminde performans gibi bir şey yapıyor aslında... Bu aklımıza bile gelmiyor. Bir günde resmini bitiriyor. Orada bir mekanizma çalışıyor. O mekanizmayı çalıştırarak resim yapıyor. Çok taze resim yapıyor. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Bu tazelikten senin ne anladığını konuşalım. Mesela bu sergideki bazı resimlerin çoğunu üç- dört gün içinde yapmışsın. Bazılarını açılıştan bir gece önce... Tazelik o anlamda yapılış anının yakınlığı ve bunun sonuçta görünmesi mi demek?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Evet. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Galerinin sonundaki yerleştirmende, bu yerleştirmeyi oluşturan malzemeyi görüyoruz. Mesela küller, kağıtlar, leğen içinde çamur... Küller de içtiğin sigaraların külleri... Belleğin yanı sıra kendi resim/sanat&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;tezgahını sergiye koymak, bu bir tür “tekniğini açığa vurma” mı?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Ben buna itiraz etmem.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Bu odayı yaparken ayrıca zaman kavramı üzerine birtakım bilinçli dokunuşları buraya yerleştirdim diyemem. Klasik Hitchcock hikayesi; torunu sinema dersi alıyor. Ödev için dedesini seçiyor. Eve gidip dedesine, Hitchcock’u anlattığı zaman ünlü yönemen “vay be,” diyor, “bunları ben mi yapmışım?”&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Daha önceki serginde de vardı. Galeriyle bir derdin mi var onu hep kirletiyorsun? Ve öyle bir kirletiyorsun ki izleyiciye kendini evde hissettiriyorsun. Bir galeride evde gibi hissedilir mi?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Yok, yok, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;hissedilmez. Ama simülasyonla bir tür yapay durum oluşturulabilir. Benim galeriyi kirleteyim gibi bir derdim hiç olmadı. Çünkü galeriyi kirletmek falan nihayetinde çok yapılmış şeyler.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Galeriyi kirletiyor olmak bana pek yetecek bir şey değil. Onun altını mutlaka bir şeylerin dolduruyor olması lazım. Sonuçta evde de evdeyiz gibi hissediyoruz diyemeyiz. Evde hissetmek ne anlama geliyor? Ben tam olarak bilemiyorum. Bence ev bayağı karışık bir yer. Pek çok şeyi taşıdığımız bir yer. Evi, böyle sabit, yaşadığımız ve rahat ettiğimiz bir yer gibi düşünmek bence biraz zor. Pek çok şeyin taşındığı bir yer sonuçta... Galeriyi tam olarak evle kıyaslarsak ortak noktaları var. Eve de bir misafir geleceği zaman gündelik şeyleri biraz kenara itiyoruz. Galeri biraz böyle... Ben galeriye evimdeki ortamı ayıklayarak taşıdım.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Peki sanatçı kendini bir müzede nasıl hisseder? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Çok fazla bir tecrübem yok buna dair... Ama büyük ölçüde nereye girersek girelim birtakım sabitlerimizi sağlayabilecek, kendi peşimizden sürüklediğimiz bazı şeyler var. Bir müze, bir galeri ne bileyim bir fuardaki haller ya da mesela bir ofisteki haller kadar farklı... Ama bizim her gittiğimiz yere sürüklediğimiz ve olmazsa olmaz haller de var. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Bazı resimlerine(Japon, Cesur Yeni Türkiye, Kendimi Böyle yaptım...vs) uzaktan baktığımız zaman onları çok şık, çok lüks malzemeden yapılmış gibi algılıyoruz. Sanki deriden yapılmışlar parlıyorlar... Yakına gelip baktığımızda hiç de lüks olmayan kağıt gibi gündelik malzemeden yapıldıklarını anlıyoruz. Dolayısıyla resimlerinde kompozisyonun kendisi değil de malzemeyi kullanış biçimin yanılsamayı yaratıyor... . &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Sadece şunu söyleyebilirim. O &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;kadar uzun süredir kağıtla çalışıyorum ki artık malzemeyi hissetmiyorum bile... Herkesin kolay ulaşabileceği bir materyal ve kağıdı ben hissetmiyorum artık... Yani kağıtla çalıştığıma dair bir bilincim yok. O anlamda kağıt çok eski bir dost gibi... Birini çok uzun süredir tanıdığın zaman, ‘vay be bu insanla beraberim ne yapsam’ demezsin, buluşursun, konuşursun falan bunun gibi..&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Malzemenin döngüselliğini o sırada hesaba katmıyor musun? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bu büyük naylonlar inşaatlarda falan kapatmak için ya da seracılıkta kullanılıyor. Evde onlardan birikti ve bir şekilde onların geri gönderilmesi lazımdı. Torbayı çöpe atmak bile ayrı bir sorun benim için. Bunu yapamıyorum. O resimler öyle çıktı. Aslında bütün sorduklarına yanıt olarak tamamen bilinçsiz olduğumu söyleyemem.. Benimki uyku hali. Uyku benim için çok önemli. Kağıt örneği gibi... Kağıda o kadar alıştım ki kağıtla birlikte yatmak gibi... Artık onun bir malzeme olduğunu fark etmiyorum.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Artık onunla çalışmak bir uyku hali. Bu yüzden mesela senin sorularını büyük &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;ölçüde algılayabiliyorum ister sanat tarihi olsun ister daha yakın daha felsefi kavramlar olsun bunlar bildiğim şeylerin başka bir yere taşınmasını, bir şekilde onların unutulması hali benimki...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Mesela füze formunu bu naylon yüzeylere işlerken o formu askıya almak mı, bildiğimiz anlamı dışında bir kullanıma sokmak mı? Özetle bütün mesele politik olmak ya da olmamak mı?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Politik olmakla ilgili benim kafam çok karışık.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Politik birtakım işler olabileceğini düşünmüyorum. Tek bir işimi politik mi değil mi diye değerlendiren insanlardan değilim. Bu daha sanat ya da daha gündelik yaşam, bu iş daha politik diye bir şey yok. Bir şekilde kendimi büyük bir bünyenin parçası olarak düşünebildiğimde bunu gerçekleştirebildiğime inanıyorum. Asıl politik olan eylemin kendisi... Hareket ve insanların bir araya gelmesi. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Peki doğuya ait görme biçimleriyle ilişkini nasıl kuruyorsun?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Doğu resmine özel bir ilgim yok ama büyük ölçüde mesela bir dönem okulda &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;yaptıklarımı minyatüre benzetiliyordu. Minyatür resmini severim. Minyatür resminin mantığını bilirim tıpkı Batı resmini bildiğim gibi... Ama bu bilgiyi kovalamak pek bana göre değil. Dediğim gibi uyku hali bana daha iyi geliyor. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Bir minyatüre baktığında oradaki istifin nesi hoşuna gidiyor mesela? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Biraz çizgi filmlere benziyorlar. Minyatürde zaman algısı, minyatürde hareket ya da eşzamanlı hareket falan bunları biliyorum. Ama önemli değil. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Bildiğimiz şeyleri göstermek değil de belki daha tuhaf bir şeyi seçmek, hatta zorla bunu seçmek mesela bence daha cazip. Sadece şunu söyleyebilirim: Bence her ne ile uğraşıyorsak yani sanatla ilgili olmasına gerek yok, onunla ilgili tuhaf bir noktayı bir şekilde bulabiliyor olmamız lazım. Birçok kanal açıyor olmamız lazım. Benim genel olarak söyleyebileceğim şey bu.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Bir resminin ismi Zenci Robot. Hazavuzu performansında ‘5 yıl sonra çok sıcak olacak&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;herkes zenci olacak’&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;diye bir bölüm var... Bu zenci olayını vurgulamak politik doğrucu olmama lüksünden yararlanmak mı? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bizim bienaldeki performansta vardı o...&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;İşte hani sorun yok. 5&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;yıl sonra zaten sıcaklık 5 kat artacak biz zenci olucaz ırkçılık da ortadan kalkacak... Bir kere ırkçılık zaten zencilikle ilgili değil. Ten rengiyle de ilgili değil. Gayet sosyal falan biz kafa iyi bulduk ve yerlere yattık gülmekten...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9120898316273796863-7390695840419796204?l=sanatatak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatatak.blogspot.com/feeds/7390695840419796204/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9120898316273796863&amp;postID=7390695840419796204' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/7390695840419796204'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/7390695840419796204'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatatak.blogspot.com/2008/02/gl-ztekin-biimsiz-cennet-zerine-aralk.html' title='Güçlü Öztekin/ Biçimsiz Cennet üzerine/ Aralık 2007'/><author><name>Sanatatak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13149509989696743099</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R9Ra6u802nI/AAAAAAAAACA/GqCxR6TL1nY/S220/baitar%C3%BCthi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9120898316273796863.post-900677533294514316</id><published>2008-02-11T15:46:00.000-08:00</published><updated>2008-02-11T15:47:29.266-08:00</updated><title type='text'>Edward-Lucie Smith Söyleşi /Kasım 2007</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family: Times;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family: Times;"&gt;BU ÇAĞIN İSA’SI CHE GUEVERA’DIR...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;b style=""&gt;Şair, yazar, sanat eleştirmeni, küratör, fotoğraf sanatçısı John &lt;span style=""&gt;Edward&lt;/span&gt; McKenzie &lt;span style=""&gt;Lucie&lt;/span&gt;-&lt;span style=""&gt;Smith&lt;/span&gt; , radikal fotoğraflarıyla Piramit Sanat Merkezi’nde konuk... UB40’nin Jamaika’yı anlatan meşhur şarkısındaki Kingston Town’da doğan ve beyaz görünmesine rağmen siyahi kuzenlere sahip Smith, günümüz sanat dünyasını, 19. yüzyıl modern akım öncesi dünyaya benzetiyor. Öte yandan&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;/b&gt;bugün çağdaş sanatın, resmi, kurumsal bir bir karakteri olduğunu, avangardın bu kurumlarda varolamayacağını, bu kurumların Ortaçağ kiliselerini andırdığını iddia ediyor...&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;b style=""&gt;Ayşegül Sönmez&lt;/b&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;br /&gt;-Fotoğraflarınızdan bir tanesi BBC’nin Taboo dizisi için yayınlandı. Bir popüler kültür formu olan televizyon dizisine işlerinizden bir tanesinin seçilmiş olması nasıl bir deneyim oldu sizin için?&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;Aslında şöyle oldu. BBC, Taboo dizisi için bir çekim yapmamı istedi. Ben de tamam dedim. İki çok güzel çıplak erkekle, herkesin girip çıktığı bir sette çok mahrem bir çekim yapmayı başardık. BBC’nin bu işi istiyor olması sonra çok işime yaradı. Bu çekim için çektiğim fotoğraflarımla St. Petersburg’da bir sergi açtım. Sergideki fotoğrafların açık saçıklığı galeri sahibini rahatsız edince onların BBC için çekildiğini söylemem galeri sahibinde çok etkili oldu. &lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Fotoğrafın kazandığı ve kaybettiği yeni anlamlar &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;üzerine mesela Gursky ve onun da bağlı olduğu Alman okulu hakkında ne düşünüyorsunuz? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;Gursky, eğer fotoğraflarını o kadar büyük boyutlarda gerçekleştirmeseydi, o fotoğrafların hiçbir anlamı olmazdı. Bütün bunlar, fotoğrafın bilgisayarla çoğalmış tekniğinin konuştuğu işler... Benim fotoğraflarım öyle değiller. Bienallerde gördüklerinizden değiller. Ben alaylı bir fotoğrafçı olarak tekniğin benim kontrolümün altında olmasını istiyorum, bilgisayarın ya da olağanüstü dijital özelliklere sahip kameramın değil! Şunu unutmayalım: fotoğrafın keşfine kadar insanlar kendi özel hayatlarıyla, kendileriyle ilgili kaydetmek istedikleri ne varsa. sanata başvurmak zorundaydılar. Ama fotoğrafın icadıyla, bu değişti. Her kaydedilenin sanat olması o andan itibaren gerekmiyordu. Sonra fotoğraf, modernizm akımıyla birlikte modernist sanatçının, görüneni sorgulamasında önemli bir araç oldu, görüneni sorgulamasında ve bunu çarpıtmasında... Daha sonra fotoğrafın kendisi ayrı bir sanat dalı oldu. Rengi, formatı ve diğer özellikleriyle. Ama teknolojiye direnemedi. Teknoloji bütün disiplinlerarası sınırları yıktı çünkü. Robert Mapplethorpe yenilikçiydi bu konuda.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Ama bugün o da son derece eski moda oldu... &lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Bundan on yıl, yirmi sonra bugün 2.5 milyon dolara satılan Gursky fotoğrafı da eski moda mı olacak?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;Tabii, büyük ihtimalle. Mesela erken video sanatına bakalım. Nam June Paik. İşleri çok ham gelmiyor mu? Daha yakın dönem Bill Viola’ya bakalım... Bill, her zaman son teknolojiden yararlanmıştır. O henüz kimsenin evinde Flat Screen yokken filmlerini bunlarda gösteriyordu. Ama şimdi herkesin evinde böyle bir televizyon var. Teknolojik gelişmelerin hızı akıl alır gibi değil.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Ama film de fotoğraf da çekseniz sonuçta o bir kompozisyon. Ve formların birbirleriyle kurduğu ilişkidir kompozisyon...&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Bu yılki Venedik Bienali’nin küratörü Robert Storr’a sormuştum, bugün avangard kime denir diye. O da, en son teknolojik araçları kullananlar herhalde, demişti... &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Size de sorsam...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;Bana göre avangarde artık yok. Ve bu çok uzun bir konu. Buradaki sunumda da bunu anlatmaya çalışacağım. Manet’nin Olympia’sı bir çağdaş yarı-fahişedir.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;19. yüzyıl izleyicisi, hafif kadınların içinde bulunduğu durumdan çok etkileniyordu. Verdi’nin La Traviata’sına tanık olmuşlardı ve mümkünse tercihleri trajik sondan yanaydı. Oysa Manet’nin Olympia’sı kendi durumunun kontrolünü kendi elinde tutuyordu. Bugünün sanat eserleriyle ilgili iki duygu: suç ve kendini sergileme cesaretiyle aynı bu... Sensation sergisini düşünün. Royal Academy’deki yeni bir kuşak İngiliz sanatçının promosyonu bu şekilde yapıldı. Bu sergide sunulan sanatçılardan biri de Marcus Harvey’di. Onun katil Myra Hindley’in portresi çocukların el izleriyle yapılmıştı. İngiliz basını buna bayıldı. Katilin öldürdüğü çocukların akrabaları resimden haberdar ve bu eseri protesto etmek üzere teşvik edildi. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Bugün yapılan sanat, görsel dünyayla ilgili radikal bir düşünmeyi bürokrasi ve para desteğiyle temsil ediyor. En demokrat toplumlarda bile sistemle çatışan manifestoların önü kesilebiliyor.Ve bu engellenme Modernist ve Postmodernist sanat söz konusu olunca kamusal sanat enstitüleri tarafından absorbe ediliyor.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Dolayısıyla sanat deneysel karakterini kaybediyor. Her türlü deney, eğer belirlenmiş, tanımlanmış mekanlarda gerçekleşirse, gerçekliğini ve gerekliliğini kaybeder. Avangard olduğu varsayılan sanatın temsil ve promosyonu halkın parasını kapsar. Bu sanatın popüler olması gerektiğiyle igili yükselen bir his var. Carsten Hiller’in işleri gibi... Kesinlikle eğlenceli. Bunda bir sorun yok ama nerede sorun, bu işlerin sanat başlığı altında büyük bir müzenin sponsorluğunda gerçekleştirilmesinde. 19. yüzyıl ortasının koleksiyonerleri kendi zamanlarının sanatını alma konusunda heyecanlılardı. Sonra avangard sanat, vahşi finansal spekülasyonlar için bir araç olmaya başladı. Çağdaş sanat koleksiyonerleri aldıklarıyla yaşamayıp aldıklarını sarmalayıp kaldırıp fiyatları yükselince ortaya çıkarıp satmaya başladılar. Sol söylemlerle gerçekleştirilen, kapitalizmi yerden yere vuran sol siyaseti savunan yaratıcı sanatçılar, fuarların bir numaralı spekülasyonlarına neden olan sanatçıları oldular. Bu da tabii büyük bir paradoks. Bugün çağdaş sanatı kim destekliyor? Christie’s ya da Sotheby’sden sanat alan özel mesenlerin dışında, temel yapı, kurumsal ve resmi. Çağdaş sanatçılar kendilerini müzelerde ya da devlet destekli merkezlerde göstererek ün sahibi oluyorlar. Özellikle Avrupa’da. Amerika’da özel vakıflarla çalışan müzeler bu işi götürüyor. Aynı zamanda Venedik Bienali’ne ya da Documenta’ya katılarak... Bu alanların hepsinin resmi, kurumsal bir bir karakteri var. Avangarde böyle olunmaz. Avangard bu kurumlarda varolamaz.&lt;span style="font-family: Times;"&gt; 20. yüzyılın ilk yıllarında resmi sanatla resmi olmayan, sistem içiyle sistem dışı olan arasında keskin bir ayrım vardı. Bugün bu ayrım söz konusu değil. &lt;/span&gt;Ve içinde yaşadığımız koşullar kesinlikle bir yüzyıl önceki modernizmin ortaya çıkışından önceki koşulları andırıyor. O resmi, kurumsal sergilerin yaygınlığı ve başarısını unutmayalım. Sadece Paris Salon değil, Royal Academy Yaz sergileri Londra, 19. yüzyıl ikinci yarısı Evrensel Sergiler... Bunlara katılım çok fazlaydı. 1878 Paris Evrensel Sergisi’ne örneğin 16 milyon ziyaretçi altı ayda. Bugün 2012 Olimpiyat oyunlarına 8 milyon ziyaretçi bekleniyor.&lt;span style="font-family: Times;"&gt; Centre Pompidou Paris, yılda 7 milyon ziyaretçi ağırlıyor. İki Tate birlikte altı milyon. Hayat koşullarımız daha farklılaşmış olsa da, sanat dünyası sandığımız kadar değişmemiş.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Times;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family: Times;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family: Times;"&gt;-Üslupsal değişiklikler, üslupsal kırılmalar, alıntılar ve en önemlisi ironi... Bunlar postmodernizm denilen tırnak içi modern sonrası fenomenler. Size göre en önemli olan ironiden artık söz edemez miyiz?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Times;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Times;"&gt;Bu sorunuza bir soruyla karşılık verebilir miyim? Kim ironi için 2.5 milyon dolar bir fotoğrafa verir? Gelelim saydığınız fenomenlerden alıntılara... Günün avangard çağdaş sanatının en belalı yönü de bu... Sanatçılar her zaman sanatçılardan ödünç aldılar. Manet’yi söylersek &lt;/span&gt;Dejeuner sur l’herbe resmini, Marcantonio Raimondi’nin baskısından ödünç alınmıştır. Ama Manet hep ödünç aldıklarına bir düğüm daha atar. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Ama artık bu da yok. Damien Hirst’ün heykeli Hymn, Norman Emms ve Humbrol’un çocuklar için tasarladıkları bir anatomik oyuncaktan büyütülmüştür. 2000 Turner ödüllerinde sergilenen Glenn Brown’un resmi, 1973 yılında Tony Roberts tarafından yaratılmış bir bilim kurgu romanının kapak ilüstrasyonudur. İki olayda da sanatçılar dava edilmiş ve tanzimat ödemişlerdir. Buradaki entelektüel sorun, bana göre hırsızlığın kendisi değil! Sanat eserine kaynaklık eden materyallerden çok, sanat eserinin kendisini&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;kültürel, estetik olarak ölçülemez şekilde önemli bulmamızdadır. Glenn Brown ve Damien Hirst sihirbaz bireylerdir, üstün varıklardır, onların yaptıkları ilham vericidir. O imgelerin gerçek yaratıcıları bundan uzaktır. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-family: Times;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Bu, neyin artık resimsel, görsel olduğuyla ilişkili, sanat nesnesinin yüzyıl başından itibaren edindiği yeni bir karakteristik olarak okunamaz mı? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Hayır, ben bu içinde yaşadığımız durumun Ortaçağ’ın karakteristik yapısına benzediğini düşünüyorum. O dönem mukaddes eşyalarla ilgili dönen ticareti düşünün. Malzemesi ne kadar değersiz, ucuz olursa olsun, bir nesne, azizlerinden birine aitse ya da İsa peygamberle ilişkisi varsa çok değerliydi. Malzemesinden, görüntüsünden çok taşıdığı manevi anlamdan doğan maddi bir değere sahipti. Çağdaş sanatta bugün, odak, sanat objesinin kendisi üzerinde değil! Bilakis onun belli bir sihirli değer içerdiğinin düşünülmesinde. Bugün Joseph&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Beuys’tan arta kalan nedir? Onun performanslarında kullandığı tahtalar, onların üzerine yazdığı tebeşirlerin bugün hala nasıl saklandığını düşünün. Bu çağın İsa’sı, Che Guevera’dır, Andy Warhol’un Elizabeth Taylor’ıdır. İmge tanınası bir ikonik forma indirgenmiştir. Karşı –Reformistlerin, İsa’yı Veronica’nın peçesinde belirmiş haliyle görünür kılmalarından farkı yoktur bu indirgemenin. Devlet destekli ya da özel sponsorlu kurumda sergilenen avangard varsayılan sanatın yer aldığı kurum bir çeşit kiliseyi andırmaktadır. İrrasyonal bir inanç sistemi yuvasıdır burası. Bu anlamda 19. yüzyıldan ayrılır. Bugünün çağdaş sanat müzeleri, Venedik Bienali, Documenta sergileri, yakın gözleme gelmeyen kırılgan metafizik kavramların derme çatma sığınakları olmuştur. Tarih göstermiştir ki bize, bir dini sistem ne kadar kurumsallaşırsa o kadar hem entelektüel hem de finansal açıdan yozlaşır.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Siz 1933 Jamaika doğumlusunuz. Kültür teorisyeni Stuart Hall da 1932 Jamaika doğumlu. Nedense sizin sık sık tartışan iki iyi arkadaş olduğunuzu düşünmüşümdür. Doğru mu?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Elbette birbirimizi tanıyoruz. Yakın arkadaş değiliz. Onu o kadar uzun zamandır görmedim ki... Onun her zaman tam bir ajitatör olduğunu düşünmüşümdür. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Sahi mi? Ben de onun altını çizdiği bir modernlik fikri üzerine sizin ne düşündüğünüzü soracaktım. Hall, vernaküler-bir çeşit lehçe modernliğine inanıyor. Bunun da tek kaynağının göçler, göç edenler olduğunu onlar sayesinde yaratılan bu farklı modernliklerin, küreselleşmeye, tepeden inme kontrol mekanizmalarına, hanedanlığa karşı koyacak bir kültür bundan kaçmanın yollarını bulan bir direniş mekanizması olduğunu söylüyor&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;. &lt;/p&gt;  &lt;p&gt;Ah, ne güzel söylüyor. Keşke inanabilseydim ama inanmıyorum. Bu küreselleşmenin neden bu kadar kirli bir şey olduğunu söylüyor herkes?&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Çünkü sizin de başından beri anlattığınız o kurumları işte kiliseleri inşa ettiği için... Avangardın varolmasını engellediği için...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;Batı Hint adalı entelektüellerin ki Stuart da öyledir, en büyük zaafları kendilerini siyah sanmalarıdır. Onlar ne tam siyah ne da Afro-Amerikalılardır. Ben de Jamaika’lıyım. Jamaika, çok farklı bir melezliği içerir. Onun siyahiliği farklıdır, soyut bir siyahiliktir. Benimki gibi... Batı Hint adalılara en iyi örnek Colin Powell’dır. Göçmen gruplar içinde herkesten çok Amerikan kapitalizmi, modernitesiyle onlar uzlaşabilir. Benim kuzenlerim gayet siyah bakın bana... Türkler de DNA testleri yaygınlaşınca ne kadar melez olduklarını görünce şaşıracaklar... Sanatçı arkadaşım Erdağ Aksel mesela... Her özelliğiyle ne kadar Avrupalıdır ama gözleriyle ne kadar Asyalıdır. Bugün benim önem verdiğim şey, bu öteki kültürler meselesinde, göçmenlerde yahut şudur... Amerikalı ve Avrupalı sanatçılar modernizmi, çağdaş sanatı, Avrupalı olmayan kültürlerden alıntıladıklarıyla gerçekleştirmişlerdir. Bakın kavramsal sanatın yapıldığı yer hiçbir zaman Kuzey Amerika olmamıştır. Brezilya’dır. En radikal, politik ve deneysel sanat burada yapılmıştır. Devrim öncesinden beri İran’a gidip geliyorum. Özellikle feminist İranlı kadın entelektüeller tanıyorum. Çin yine öyle uzun yıllardır gidip geldiğim, çok tanındığım ve iyi bildiğim bir ülke. Latin Amerika örneğini boşa vermedim. Latin Amerika’yı özel yapan neydi ? Üç özellik: kendi geleneksel mirasları, kolonyalist mirasları ve modernizm... Bu üç dinamik onları farklı kıldı. Çin’de de bunu görüyorum. Hem islamı savunup hem feminizmi, müslüman ve entelektüel bir kadın kalmak için mücadele eden İranlı arkadaşlarımda da bunu görüyorum.&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Peki ya Türkiye’de bunu görüyor musunuz?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;Türkiye çok farklı özelliklere sahip. Her şeyden önce geleneksel Osmanlı mirasının kendisi kozmopolit bir miras. Etnik bir Türk kültüründen bu anlamda söz edilemez. Bu miras içinde çok çok farklı onca kültür barındırıyor. Cumhuriyet modernizmi bunun üzerine geliyor. Bu anlamda buranın özellikleri de çok farklı... &lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9120898316273796863-900677533294514316?l=sanatatak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatatak.blogspot.com/feeds/900677533294514316/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9120898316273796863&amp;postID=900677533294514316' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/900677533294514316'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/900677533294514316'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatatak.blogspot.com/2008/02/edward-lucie-smith-sylei-kasm-2007.html' title='Edward-Lucie Smith Söyleşi /Kasım 2007'/><author><name>Sanatatak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13149509989696743099</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R9Ra6u802nI/AAAAAAAAACA/GqCxR6TL1nY/S220/baitar%C3%BCthi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9120898316273796863.post-5164811879424864764</id><published>2008-02-11T15:41:00.000-08:00</published><updated>2008-02-11T15:45:14.179-08:00</updated><title type='text'>Ömer Ali Kazma söyleşi 2008 Şubat</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Aristoteteles, gerçek hayatta görmeye dayanamadıklarımızı tragedyada izlemeyi severiz, der... Ömer Ali Kazma’nın filmlerinde tam da böyle bir durum var. Sanatçı, bu haftadan itibaren Francesca Minini Gallery’de, küratörlüğünü Maurizo Bortolotti’nin yaptığı, son dönem filmlerini içeren ‘Obstructions” isimli solo sergisiyle Milano’da.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Ayşegül Sönmez&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Susan Sontag, Başkalarının Acısına Bakmak kitabında bir görüntüye irkilmeden bakabilmenin yatıştırıcı bir tarafı vardır. Ama irkilmenin de ayrı bir hazzı vardır, der. Senin filmlerinin karşısında da bu hazzı tattığımızı düşünüyorum, irkilmenin hazzını...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Benim tüm filmlerim, insanın kendisiyle kurduğu ilişki üzerine... Bu ilişkinin de en temeline inmeye çalışıyorum. En temel olarak bizi insan olarak tarif eden şey nedir bunu araştırıyorum. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Kendi irademizi dış dünyaya aktarış yöntemlerimizle ilgileniyorum. İnsan, bu iradeyi dünyada gerçekleştirirken, eşyalar ya da şeyler diyelim, buna karşı koyuyor. Acı da bunun bir parçası... Hiçbir iradeyi gerçek hayata döndürmek kolay değil. Demirse kıvılcımlar çıkarıyor. Mermerse senin tam kesmek istediğin gibi kırılmayabiliyor. Sesler çıkıyor. Suysa buharlaşıyor. Bunu seyrederken niye haz alıyorsun? Çünkü bir şekilde hayat, bir yüzünü daha gösteriyor. Bunu gördüğün zaman beyninde, kendinde başka açılımlar görüyorsun. Sanatta bu açılımlar yaratıldığı sürece doyum dediğimiz hissi duyuyoruz. Mezbaha gibi her gün hayatında görmediği şeyler,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;hayatla ilgili yeni bir&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;açılım, yeni bir görüş geldiği zaman, insanlar doyumu hissediyor.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Evet, 10. İstanbul Bienali’nde de gösterilen filmlerden bir tanesi mezbahada geçiyor. Hayvanların nasıl kesildiğine kadar görüyoruz.Tıpkı beyin cerrahının ameliyatını kesintisiz izleyebildiğimiz gibi... Acı, şiddet içeren bu tip görüntüleri bir filmci olarak çerçeve içine alırken kriterin nedir? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Sentimentaliteyi bir kenara bırakıp işin temelinde insanın çevresiyle kurduğu ilişkiye bakmak benim kriterim...&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Bu ilişki, değiştirme ve hükmetme üzerine bir ilişki. Hem güzel dediğimiz tırnak içinde insani aktiviteler böyle, hem de mezbaha gibi savaş gibi aktivitelerde de temeldeki şeyler pek değişmiyor. Hükmederken, kendi iradeni dış dünyaya yansıtırken, kullandığımız bazı şeyler var. Ellerimiz, cetvellerimiz, sayılar ve mesela bıçak bunlar hükmetmenin aletleri... Bıçak havyanı da kesiyor, ameliyat da yapıyor. Mezbaha bu anlamda benim için bu süreci çok çıplak bir şekilde gördüğümüz için en ilginçlerinden bir tanesiydi. Her şey bir tarafa, hayvanı alıyorsun, kuşbaşı hale getiriyorsun ve satıyorsun. Çok net, insanın doğayla, başka bir vücutla kurduğu ilişkiyi görüyorsun. Bu belki 200 sene evvel köle ticaretinde de böyleymiş. O zaman insanlar üzerinde bu tür bir hakimiyet kuruyormuşuz. Şimdi hayvanlara kuruyoruz. Çok çıplak. Bu acıyı görüyorsun tabii. Acı da o sürecin bir parçası. Ama çıkış noktam bu acıyı göstermek değil...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Senin çıkış noktan acıyı göstermek olmayabilir. O filmde kanın süpürüldüğü bir sahne var. Bir sanatçı arkadaşım sadece o kan süpürülüş sahnesiyle her şeyi anlatamaz mıydı? diye sordu. Niye hayvanın boğazının kesilişinden itibaren bütün süreci bize gösteriyorsun? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Her şeyi göstermediğimden emin olabilirsin... Çok ciddi bir soru bu. Benim montajı en uzun süren işlerimden biri bu. Çünkü hangi noktada pornografi oluyor hangi noktada olmuyor, bu benim için çok değerli. Dolayısıyla ben bunu montajlarken çok zorlandım. Bu tartıştığınız konuyu çok düşündüm. Emin olabilirsin ki, elimdeki malzemenin çok minimalini seyrediyorsunuz. Mesela bıçağın boynu tam kesişini görmüyoruz. Bir canlının ürün haline geçişinin sürecini anlatıyorum ben. Bu süreci anlatırken hayvanın ölüşünü göstermemek, karşı duruşunu vermemek, hikayeyi tam anlatmamak demek olurdu. Benim için o hayvanın kesilişi, o sürecin çok temel bir noktası, onu koymak zorundayım. Ama pornografiye döndüremem.Ve bence döndürmedim.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Peki sence pornografik ne demek? &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Bakışı doyuran imge pornografik değil midir?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Benim için pornografik demek, imgeyi, olayın bütünlüğündün ayırarak fetiş haline getirmek demek. Eğer sen, benim filmimde sırf hayvanların boğazlandıkları anı, atan damarlarını&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;seyretseydin, işte o zaman pornografik olurdu. Çünkü bütünün içinde kendine ayrılması gerekenden daha fazla bir ağırlık orada olurdu. Ama bir bütün ve denge içinde, diğer işlerle de baktığın zaman, o süreci doğru bir yere koyduğun zaman, şiddet anını bu şekilde düşündüğün zaman pornografik olandan artık söz edemeyiz.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Bu seride 9 film var. Hepsinin birbiriyle ilişkisini nasıl programladın? Ritimleri açısından mı ortaklık taşıyorlar?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Kesinlikle, evet. Bu 9 film, benim için tek bir proje zaten. Her iş, kendi içinde kendi ritmine sahip. Ama filmlerin ritimleri birbirine benzer. Benim kendi ritim ve estetik duygum içinde kendi dilimi kullanarak oluşturduğum videolar bunlar...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Filmlerini tek başına mı çekiyorsun? Dan Graham mesela bir performansçı olarak kendini tanımlıyor. Sen kendini öyle görüyor musun?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Evet, çünkü ben de bir sürecin parçasıyım. Bir saat tamircisi nasıl saati tamir ediyorsa ben de o sırada filmimi yapıyorum. Başkasının çektiği şeyi, kullananam. Çekim süreci, genelde uzun sürüyor. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Mesela günlerini mezbahada mı geçirdin?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Sadece mezbaha değil mesela hayvan çiftlikleri, kasaplar, hayvan pazarları da çektim. On günden fazla bir sürede çekim yaptım. Üretim yerlerinde olmak beni çok heyecanlandırıyor...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Karşında filme çektiğin bir üretim var o sırada sen de bir üretim yapıyorsun. Denk görüyor musun nesnenle kendini?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Benim kafamdaki bir sürü şeyin fiziksel karşılığını buluyorum. Onları da aynı zamanda benim yapıyorum. Sahip oluyorum da... İnsanlık, insan adına ne varsa onu yakalıyorum gibi geliyor. Üretim mekanları bana dünya gibi geliyor. En son bir bulucin fabrikasına gittim. Çorlu’da fabrikada kaldım, çekim yaptım. 800 kişinin çalıştığı müthiş bir yer.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Fabrikadaki işçiler onları gözetliyor olmana ne diyorlar?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Benim bir prensibim vardır. Bir kez benimle ilişki kurduğu anda filme girmez kişiler... Göz kontağı kurarsa da giremez... İşçi, benim çektiğim bir sahneden rahatsız olduysa koymuyorum ama çok önemli bir sahneyse koyarım o da ayrı...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Sen bu fabrika olsun, beyin ameliyatı olsun bizim nasıl bakmamızı istiyorsun? Ya da bunu düşünüyor musun?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Hiç düşünmüyorum...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-O zaman kendi bakmak istediğin gibi çekiyorsun...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Kesinlikle...&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Ben kendim bir şey üretiyorum. Bunu sunduğum zaman, izleyici gelip işe, benim yaşadığım tecrübenin bir parçasından girebilir. Ben izleyici nasıl bakar diye düşünemem. Ben bir şey yaparım, izleyici bakar.&lt;br /&gt; &lt;!--[if !supportLineBreakNewLine]--&gt;&lt;br /&gt; &lt;!--[endif]--&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Bu serinin çıkış kaynağının Marksist öğreti olduğunu söyleyebilir misin?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;Emeğe yabancılaşma meselesi...&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Üretim ilişkileri üzerinden dünyayı okuma...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bütün okumalar olabilir. Benim üretimim, bir matematikte, bütün kümeleri içeren bir küme olarak düşünülebilir. Marks da sonuçta insanın kökeni üzerine okumalar, yorumlamalar ve değerler yaratmış bir insandır. Aynısını Nietzsche de yaratmıştır, Camus da yaratmıştır. Dostoyevski de yaratmıştır. Sen Marksistsen, benim filmlerimi Marksist okursun. Sen başka bir dile hakimsen oradan okursun. Tabii ki birileri gelip işlerim hakkımda Marks üzerinden konuşursa dinlerim. Ama ben işlerimi bunun üzerine temellendirmedim. Çok temel bir noktadan, insanın tanımından yola çıkıyorum. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Peki hepimiz birer dikizciyiz. Modernlik de böyle bir şey; dikizlemek ve dikizlenmekten ibaret. Sen de bunu yapıyorsun desem?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Dikizlemede bir vücut sorunu var. Oradaki varlığını gizleme gibi... Fiziksel varlığın görünür &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;olmaması başka bir boyut. Mesela anahtar deliği, Biri Bizi Gözetliyor bu işin son hali... Bu konu uçmuş durumda. Ben hiç kimseden saklayarak yapmıyorum. Varlığımı gizlemiyorum. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Ben bir araştırmacı olarak görüyorum kendimi... Hiç dikizci olarak görmüyorum.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Araştırmacı? İnsanlık adına mı?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Beyin cerrahı olmak ne demek? Bir hayvanı öldürmek ne demek? Bir insanın beynini açıp onu tamir etmek ne demek? İnsan olmak ne demek? Kontrol etmek demek. Bunu araştırıyorum. Dünyayla kurduğum ilişkimdeki, perdeleri çekmeye çalışıyorum. Kendim için bunu yapıyorum. Nesnelerle, şeylerle, insanlarla olan ilişkilerim arasına giren bütün saçmalıkları atmak istiyorum. Benim nesnelerler ve insanlarla kuracağım ilişkiyi dejenere eden şeylerden kurtulmak istiyorum. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;-&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;Bana göre bizim modernlik sürecinde yabancılaştığımız süreçleri görünür kılıyorsun...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Moderniteyi eleştirmiyorum da övmüyorum da... Varolanın şeklini gösteriyorum sana...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;O kadar da görünmez değilim elbette. Ben yaratanım, form verenim... Zaten belgesel yaptığımı iddia etmiyorum.Bunun gerçeği budur diyorum ve kendi önüme koyuyorum.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Siz de görmek isterseniz bakın diyorum.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-‘İzleyiciyi düşünmüyorum kendimim izleyici’ dedin biraz önce... O halde&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;izleyici olarak filmini, kendi bakışına göre örgütlüyorsün. Gördüklerin karşısında doyuyor musun&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;? &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Doyuyorum. Tabii ki doyuyorum. Bütünleşme hissediyorum. Haz alıyorum. Tabii ki haz alıyorum. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9120898316273796863-5164811879424864764?l=sanatatak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatatak.blogspot.com/feeds/5164811879424864764/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9120898316273796863&amp;postID=5164811879424864764' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/5164811879424864764'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/5164811879424864764'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatatak.blogspot.com/2008/02/mer-ali-kazma-sylei-2008-ubat.html' title='Ömer Ali Kazma söyleşi 2008 Şubat'/><author><name>Sanatatak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13149509989696743099</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R9Ra6u802nI/AAAAAAAAACA/GqCxR6TL1nY/S220/baitar%C3%BCthi.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9120898316273796863.post-863544401903464850</id><published>2007-11-15T11:24:00.000-08:00</published><updated>2007-11-15T11:42:24.734-08:00</updated><title type='text'>2007 soylesiler Canan Şenol/ Kutluğ Atamn/Fulya Erdemci/Yan Pei Ming/Group AES+F/OMA OfisiT.R/ Allan Sekula/nevinaladag-nasantur /murat morova</title><content type='html'>&lt;p&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-size: 16pt; font-family: Arial;"&gt;“SANIRIM BEN FAZLACA BAĞIRIYORUM”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;Ayşegül Sönmez&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;Bugün Sanralistanbul’da açılan Mahrem sergisinde, Modern ve Ötesi sergisinde olduğu gibi, Canan Şenol’u görememek büyük sürpriz. Çok şaşırtıcı çünkü Canan Şenol, 1990’lı yılların başından beri toplumsal cinsiyet, toplumsal iktidar ve kadın bedeninin denetimi arasındaki ilişkiler üzerine çalışıyor. Radikalart projesindeki Emine, Mine adlı işinde olduğu gibi geçtiğimiz günlerde Garanti Platform’da yaptığı performasında da türbanı ve çağdaş kadın giysisi tayyörü sorguladı. Şenol için türban da tayyör de iktidardaki erkeklerin egemen siyaseti için birer enstrüman.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 16pt; font-family: Arial;"&gt;Canan, sen geçtiğimiz sezon Neriman Polat ve İnci Furni’yle başörtüsü takıp Adnan Çoker’in Mac Art Galerry’deki sergisini ziyaret ettin. Bu bir performanstı. Tam olarak bunu yapmaktaki amacınız neydi?&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;span style="font-size: 16pt; font-family: Arial;"&gt;Her birimizin farklı bakış açısı vardı ama sanırım hepimizin ortak paydası h&lt;span style=""&gt;er türlü ayırımcılığa, ırk, dil, din, cinsiyet, milliyet, cinsel eğilim ve beden politikası yaklaşımlarıyla devletin ya da başka bir ideolojinin kadın bedeni, giyimi, sureti üzerinden politika yapmasına karşı olmaktı.&lt;/span&gt;Türkiye'deki laik- laiklik karşıtı siyaset nedeniyle, geçmişten gelen, suret üzerinden politika yapma geleneği var. Haliyle sanatçı olunca, Adnan Çoker’in şapkasız bu sergiye girilemez demesi tam da böyle bir şeydi. Bu duruma duyarsız kalamazdım elbette. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;  &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: 16pt; font-family: Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 16pt; font-family: Arial;"&gt;En son Garanti Platform’da yaptığın performansı buna bağlamak istiyorum. Bunun bir devamı gibi okuyabilir miyim?&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;span style="font-size: 16pt; font-family: Arial;"&gt;Evet, kesinlikle okuyabilirsin. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;&lt;br /&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 16pt; font-family: Arial;"&gt;Garanti Platform’daki performansında önce seni tırnak içinde Atatürkçü sonra tırnak içinde islamcı ve en son çıplak bu tırnak içinde değil gördük. Tüm bu tırnak içindeki kimliklerin hiçbirine taraf olmamak, asıl bu kimlik krizinin içinde kadınların yaşadığı krizi mi aslolan olarak ilan ediyorsun? Bu anlamda çıplaklık da başörtüsü de, tayyör de, bir kimlik olarak kadınlara dayatıldıkça ya da yasaklandıkça mağdur olanın kadın olduğunu mu iddia ediyorsun?&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;span style="font-size: 16pt; font-family: Arial;"&gt;Elbette mağduruz.Laik ve anti laik kesimler tarafından “çağdaşlık” ya da “inanç” örtüsü altında gizlenmiş cinsiyetçi baskının eleştirisini yapıyorum. Çağdaş diye nitelendirdiğimiz yaşam biçimi tüm kurumları, ilişki biçimleriyle, ve yine anti laik diye tanımladığımız yaşam biçimi de tüm kurumları ve ilişki biçimleriyle cinsiyetçi. İçinde bulunduğumuz sistem de ekonomisi, tüketim mekanizmaları, tüm kurumları ve ilişki biçimleri ile cinsiyetçi. Sistemin cinsiyetçi politikalar üzerine kurulu olmasına karşı, taraflardan her birinin, birbirleri ile çatışırken sinsi bir şekilde “kadın hakları” savunuculuğu üzerinden politika yapması, taraf olarak örtülü ya da örtüsüz tüm kadınları mağdur ediyor. Gülnur Savran’ın bir yazısında vardır:&lt;i&gt; feminizm adına bazı kadınların “kimliksiz” olduğunu iddia ederek bu arada kendimizi pek de kimlikli sanmak, en hafif deyimiyle bir yanılsamadır.&lt;/i&gt; Platformda gerçekleştirdiğim performans tam da bu yanılsama üzerine kurgulanmış bir performanstır. Toplumsal cinsiyet, toplumsal iktidar ve bedenin denetimi arasındaki ilişkiler üzerine kurgulanmıştır. Radikal gazetesinin kamusal alanda düzenlediği sergide “Emine, Mine” adlı iş de bu düşünce üzerine kurgulanmıştı. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 16pt; font-family: &amp;quot;Arial Black&amp;quot;;"&gt;Senin performansından hemen sonra türban krizi doruk noktalara ulaştı. Türkiye’nin Malezya olmasından tut, kadınların bu anlamdaki korkularına kadar... En son geçtiğimiz hafta Türkiye'nin çeşitli kentlerinde türbana özgürlük eylemleri yapıldı. Türban eyleminde başörtülü kadınlar ve küçük kızlar harem-selamlık düzeninde ön planda bulundu. Küçük kızların ellerinde üzerlerinde 'Yasakçılar yenilecek', 'Yasak sürüyor uyuyor musun', 'Başörtüm onurumdur', 'Mahallede özgürlük, okullarda baskı var', 'Örtünme inancına, kimliğine sahip çık' yazılı pankartlar dikkat çekti. Başörtülü küçük kızlara 'Başörtüsüne özgürlük' sloganı attırıldı. Ne diyorsun? Senin işin ve hayat açısından nasıl bir buluşma bu? &lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;span style="font-size: 16pt; font-family: Arial;"&gt;Seçimler öncesinde mitingler için ne düşünüyorsam bu eylemler için de aynı düşünceleri taşıyorum. Bambaşka nedenlerle “çağdaş kadın” imgesi üzerinden mitinglerde siyaset nasıl yapılmışsa, tam da aynı yöntemlerle başörtüsü üzerinden bu eylemlerde siyaset yapılıyor.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: 16pt; font-family: Arial;"&gt;Sanatı hayattan bağımsız düşünmek büyük bir yanılgı olurdu. Bir sanatçı düşünün çevresinde bombalar yağıyor o tüm bunlara kayıtsız kalıp bambaşka bir şey üretebilir mi? Bunun olanaksız olduğunu söyleyemesem bile, samimi olmayacağını söyleyebilirim. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;span style="font-size: 16pt; font-family: &amp;quot;Arial Black&amp;quot;;"&gt;Radikal yazarı Gökhan Özgün türban konusunda çok özel bir yazı yazdı: &lt;/span&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-size: 16pt; font-family: Arial;"&gt;“Merkezde kültür diye bir nokta yaratmışsınız. Buna Atatürkçülük adını vermişsiniz. Bu bir nokta.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Avrupa'ya tahammül edememişsiniz. &lt;br /&gt;Solculuğa tahammül edememişsiniz.(...) Arabeske tahammül edememişsiniz. Heavy Metal'ciye, Punk'a, gay'lere, transseksüellere, piknikçilere, edebiyata, sinemaya, sanata, cinsel özgürlüğe tahammül edememişsiniz.  Dünyanın en büyük şairlerinden birine, Nobel ödülü alan bir yazara, tahammül edememişsiniz. &lt;br /&gt;(...) Ordunun üfürüğüyle kendinizi yerden yukarıda hissetmişsiniz. (...)  Evet, türban siyasi bir simge, ama anlamadığınız, yalnızca İslami bir simge değil. Sizin bütün tahammülsüzlüklerinizin simgesi. Sizin zorla boş bıraktırdığınız alanları sessizce doldurma çabası... &lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 16pt; font-family: Arial;"&gt;Feminist bir sanatçı olarak Brooklyn Kadın Müzesi’nde işi yer alan bir sanatçı olarak türbanın siyasi bir simge olmanın ötesinde &lt;i&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 51, 0);"&gt;tahammülsüzlüklerimizin&lt;/span&gt;&lt;/i&gt; simgesi olması  üzerine ne düşünüyorsun?&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;span style="font-size: 16pt; font-family: Arial;"&gt;Bir yanı ile bu görüşe katılabilirim. Ben bu günün siyasi durumunun sorumlusu olarak 1980 darbesini görüyorum. 1980 darbesi masaya yatırılıp, sorgulanmadığı, sorumlular yargılanmadığı sürece durumun değişeceği konusunda herhangi bir umut da taşımıyorum açıkçası. Apolitize edilmiş, farklılıkları törpülenmiş,  medya aracılığı ile popüler kültür boğazına kadar boca edilmiş, ensesinde ordunun nefesini hissederek 28 senedir nefes almaya çalışan günümüzün yetişkin profilini oluşturuyorum. Bu süreç içersinde büyüyüp yeşerebilen tek güç sanırım islami hareket oldu daha kolay hareket alanı buldukları için. Meydanın bu kadar boş olduğu, alternatif ses çıkaranların, seslerinin hızla boğulduğu bir ortamda böyle bir sonuçla karşılaşmak sanırım kaçınılmazdı. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 16pt; font-family: Arial;"&gt;En son yaptığın sergide Bahname, cinselliğin terimlerinin modern öncesi dönemdeki izlerini sürdün... Bir süredir minyatürle ilgilendiğini, MSÜ’de ders aldığını da biliyorum. Neyin peşindesin? &lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;span style="font-size: 16pt; font-family: Arial;"&gt;Çok farklı gibi gözükse de konuşmanın başından beri üzerinde durduğum konu ile yakından ilinti. Çağdaşlaşma adına değiştirmeye çalıştığımız “suretimiz”, ya da güncel söylemle “Türkiye’nin fotoğrafı” uğruna çok katmanlı bir kültüre sırt çevrildi. Muhafazakar kesimin eline terk edilmiş  bir kültürün arkeolojik kazısını yapmaya çalışarak, yakın Türkiye tarihinin analizini yapmaya çalışıyorum. Yeniden düşünüyor, tartıyor, görmeye ve anlamaya çalışıyorum. Devlet ideolojisinin ruhuma kazıdığı tarihi, yeniden minyatürlerle, sanat ile anlamaya çalışıyorum. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;Bir kadın sanatçı olarak kendini feminist olarak da tanımlıyorsun.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Radikal feministler, Türkiye'deki kadının durumunu eleştirmeye ilk cesaret edenler... Bu bağlamda sen bir radikal feminist misin? Evet, diyorsan, sen en çok kimi eleştiriyorsun?&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;Hareketle dirsek teması içindeyim, ama feminist hareketin içinde gerçek bir aktivist olarak kendimi tanımlayamam. Bu konuda emek vermiş kafa patlatmış kadınlara haksızlık olur eğer bu şekilde kendimi ifade edersem... Yukarıda saydığın tüm eleştirilere gönülden katılmakla beraber “radikal feminizm” tanımının senin tanımladığından daha farklı bir tanım olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle anarko feministlere daha yakın olduğumu söyleyebilirim.. F&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: 16pt; font-family: Arial;"&gt;eminizm içinde çok farklı görüşler olabilir ama feminizm esas itibariyle muhalif bir yapıya sahiptir. Yerleşik ideolojileri, pratikleri dönüştürmeyi hedefleyen politik bir zemine dayanmak zorundadır. Sadece cinsiyetçiliğe değil, her türlü ayrımcılığa, ırkçılığa, militarizme karşı olmadığı sürece o kadın hareketini feminist bir hareket olarak tanımlamak mümkün değil bana göre. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;Santralİstanbul’da Modern ve Ötesi sergisinde senin işlerin yer almıyor. Sergide yer alan Nil Yalter, İpek Duben, Nur Koçak, daha sonra Hale Tenger, Handan Börüteçene, Füsun Onur, Ayşe Erkmen  ve onu takip eden Aydan Mürtezaoğlu... Bu kadın sanatçılar arasında sen kendini nasıl konumlandırıyorsun? Özel olarak kendini ilişkilendirdiğin bir sanatçı var mı bu anlamda?&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;“Modern ve Ötesi” küratörlü bir sergidir ve küratörün insiyatifi, hassasiyeti ve ilgisi doğrultusunda bu sergi hazırlanmıştır. Saygı duyup bir izleyici olarak sergiye gitmekten başka yapabileceğim bir şey yok.  Saydığın isimlerin birçoğu önünde saygı ile eğilirim. Her biri bambaşka bir kuşağın, başka bir boyutunu temsil ediyorlar. Açıkçası ürettiğim işler doğrultusunda bir yorum yapmam gerekirse, kendimi ilişkilendirdiğim bir sanatçı yok verdiğin isimler arasında. Şüphesiz sanat tarihinde önemli isimler ve genç kuşak üzerinde etkileri olmuştur. Her birimiz farklı üretimler yapıyoruz, aralarında sessiz, daha derinden, daha minimalist, oturaklı, ağırbaşlı söylemlerle işlerini üretenler var. Sanırım ben fazlaca bağırıyorum. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;span style="font-size: 16pt; font-family: Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;span style="font-size: 16pt; font-family: Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;Fulya Erdemci:&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;“TAKİP EDEN GERİDE KALIR”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Fulya Erdemci önümüzdeki yıl Ekim ayında Yeni Zellanda’da gerçekleşecek kamusal sanat bienali Scape’e küratör olarak seçildi. Tüketmeden mutlu olamayız görüşü etrafında şekillenen yeni kent mimarilerinin kamusal sanat projeleri tarafından sorgulanmasının, bu tip projelerin hedefi olduğunu söylüyor. Bienale Türkiye’den üç kişi katılıyor. Bu sanatçıların biri şimdiden belli: Ayşe Erkmen...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;Ayşegül Sönmez&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;Scape Bienali’nin küratörü olarak seçildin. Bunun için yazdığın metinde öne sürdüğün bazı fikirler var. Mesela artık mikro ütopyalardan makro ütopyalara geçildiğini, kimlik politikalarından sonra kapitalizm, süper güçle kavgalar sürecinin başladığını öngörüyorsun...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Evet, son yıllarda ütopyanın çöküşü, Sovyetlerin çöküşü, sistemin çöküşü, peki ne oldu? İnsanlık projesi bitti mi? Bundan sonra nasıl devam edeceğiz? Rüyalarımız bitti mi? diye sorup duruyoruz. Yeni bir insanlık projesi yok. Bugüne kadar varolan kimlik politikaları aslında birer küçük ölçekte devrimi öneriyor, birer küçük ölçekte iyileştirme projesi oluyorlardı. Sarkis’in pilav tartışma yeri, Oda projesi gibi sosyal projeler buna işaret ediyordu. O metinde de belirttiğim gibi artık bunun değiştiğini düşünüyorum. Özellikle kamusal alandaki sanat anlayışı bu anlamda değişti. Elmgreen/ Dragset ikilisi mesela... Kapitalizm içinden çökecek yazılı bir poster yapıp asıyorlar. El Perro diye İspanyol grup var. İnternet aracılığıyla bir istatistik yapıyorlar. Bu kentte patlatılmasını istediğiniz binalar hangileri diye soruyorlar. Sonra geceleri şehri dolaşıp bir arabanın üstüne projektör yerleştirip projeksiyon aracılığıyla bu binaları patlatıyorlar. Sonra sergide bu eylemin fotoğraflarını sergiliyorlar. Mesela demokrasi butikleri var. Johannes Geese var. O da dünya ekonomik forumu esnasında lazerle tepelere, binaların üstüne yazılar yazıyor. Yani şunu söylemek istiyorum, artık hedef&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;bütün o küresel güç politikaları. İnsanlık bir rüya gördü. O rüya çöktü. Şu anda minik devrimler önerilmiyor. Yeni bir ütopya önerilmiyor. Yarın devrim olacak da denmiyor ama yine de varolan emperyalist yaklaşımlar, süper güçler hepsi eleştiriliyor. Ve bu eleştiri ilk önce kamusal alanda yapılıyor.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Metninde bir alıntı yapmışsın. Kamusal alanda bir sanat projesi yapmayı de-design olarak açıklıyorsun. Bunu biraz açalım mı?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Vito Acconci’den bir alıntı bu. Eskiden kamusal alancılar varken şimdi yatırımcılar var. Müteahhit büyük şirketler var. Yeni Zellanda’da, Amerika’da da bu yaşanıyor. Yeni kent tasarılarına baktığımızda kentin merkezi alışveriş merkezine ayrılıyor. Ne demektir bu? Bütün gençliğe tamamen tüketimi öneriyorsun. Bunu göstermek bile yani varolan kent tasarımını göstermek bile aslında yolun yarısı demek. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Sanatın nesnesi bu problem olunca da çelişkili şeyler oluyor. Mesela bu bienalde santralistanbul’da ISOLA grubunun İtalya’da bu tür yatırımcılar tarafından yok edilen bir parkın kaderine ilişkin bir çalışması var. Sonuçta park gitmiş. Ama bu süreç sanat nesnesi olmuş. Paradoksal değil mi? Bu durumun altını çiziyor ama dönüştürüyor mu? Hayır. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Sanatın ama o anlamda dönüştürücü bir gücü yok. Ancak işaret edebilir. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bugün star mimarların tek yaptığı, inşaat firmalarının taşaronluğunu yapmak, bir yaşantı filan önermek değil. Bugün Frank Gehry çok güzel bir obje öneriyor. Bir yaşantı önermiyor.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Kapitalizm yıkalım yenisi yapalım modelini örgütlüyor. AKM örneğindeki gibi. Yık yenisini yap. Moskova’da her şeyi yıkıp, baştan yapıyorlar. Yıkmak yerine varolanı dönüştüremez miyiz? Bunu sormak gerekiyor. Tüketmeden mutlu olamaz mıyız? AKM’nin sistemi mi ağır, sistemini değiştir. Aç kapa, orası takır takır işler. Onu niçin yıkacaksın?&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Beşiktaş Resim Heykel Müzesi, neden işlemiyor? Neyi eksik? Elemanı var. İşletme modeli yanlış. İşletme modeli değişse ufak tefek değişikliklerle İstanbul’un en şiddetli modern müzesi olabilir.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Orayı da mı özelleştirmeli acaba?&lt;br /&gt; &lt;!--[if !supportLineBreakNewLine]--&gt;&lt;br /&gt; &lt;!--[endif]--&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Aslında devlette özgürsün. Bu büyük bir avantaj. Özelleştirildiğinde eğer çok yetenekli, akıllı birinin elindeyse orası şahane olur. Değilse ne olur?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Özel bir müze olan İstanbulModern’e direktör dayanmıyor. Sorun işletmesinde mi? Orada da kısa tecrüben oldu...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Sanat kurumları değişti. Türkiye’de sanat kurumlarının bu yeni sisteme kendilerini uyarlamaları lazım. Bir danışma kurulu olmalı ve bu kurul işlemeli. Orada var ama işlemiyor. Benim bildiğim müze sistemlerinde baş küratör ve çeşitli küratörler olur. Onlar bu ekibe&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;bir program sunarlar ve o kurul da bu programı onaylar ya da eleştirir. Bence o sistemin İstanbul Modern’de işletilmesi lazım. Yoksa bugün David Elliott gider, yarın başkası gelir. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Yeni Zellanda’daki kamusal ve özel alanla, Türkiye’nin bu kavramları yaşama yaşatma biçimleri çok farklı. Senin bir küratör olarak kamusal alana sanat projesi sokarken beklentin ne? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Benim İstanbul’daki deneyimim bayağı travmatikti. Yine de acayip işler yapabildik. Kentin dönüşümüne bizzat bir katkısı olmaz ama teknik üniversiteden gençler onun üzerine doktora filan yazıyorlar. İlerinin mimarlarına sesimizi duyurduk. Kamusal alanı yeniden düşünme ve tanımlama. Bu kent ölçeğinde soyut bir kavram. Nedir bu soyut kavram? Bence mekan üzerine çalışan düşünürler ve mimarlar için eşitlik, artı demokrasi, artı kamusallık. Halktan sokaktaki sınıfsız insandan bahsediyorum. Bütün mesele, mekanın eşitciliğini ortaya çıkarmak. Bu şehirde insanlar, Balat’ta mesela parklarda çoluk çocuk piknik yapıyorlar&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;geceyarılarına kadar... Bu şehrin iki tarafı var. Kendi kendine doğaçlama kentsel plan yapan bir kent. Organik bir şekilde gelişiyor. Batı kentleri ise bitmiş donmuş, Paris’e sen bir çivi çak, çakamazsın, müzekent. İstanbul’da çok kazalar da var alameti farikalar da. İstanbul’da kamusal alan işliyor, insanların böyle bir alışkanlığı var. Bu Batı’da olmayan müthiş bir avantaj. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Oraya bu farklı tecrübeni nasıl taşıyacaksın? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Binayı dolu olarak düşünürsek bu binalardan arta kalan alanlar da boş alanlar.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;O boş alan kamusal alan. Özelin dışında kalan. Aslında yeni şehircilik doluyu değil artık boşu planlıyor, o kamusal alanı. Boşluğu planlayarak kültürü dönüştürüyor. Eskiden hep altyapı olmadan üstyapı olmaz denilirdi. Şimdi şunu diyebiliyoruz: Öyle bir mekan kuruyoruz ki kültürü dönüştürüyor. Üstyapı altyapıyı dönüştürüyor, diyebiliyoruz. Ben o kente bu gözle baktım. Benim için Scape Bienali’nin küratörlüğünü yapmak büyük macera. Bir sergi yapmak zaten bir macera. Çok heyecanlı.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Gelelim Santralistanbul’a... Modern ve Ötesi sergisinin çağdaş bölümünün küratörlüğünü yaptın..&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Oğuz Özerdem, ben Semra Germaner, Zeynep Rona, Orhan Koçak ve senin bir sergi yapmanızı istiyorum. Onlar modern bölümünü sen de çağdaş’ı yap dedi. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Sana bu sorunlu gelmedi mi?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Onlar modern’i sen çağdaş’ı yap mı? Hiç, gelmedi. Ben aslında Türk modernizmini okumadım. Çalışmadım. Alanım da değil. Ama çıplak gözle bakmanın bu anlamda iyi bir avantaj olacağını düşündüm. Sonuçta Batı modernizmini çok iyi bilirim. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Sorun da bu... Batı modernizminin burada bir karşılığı yok. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Evet, ama ben Sabri Berkel’i çok beğenirim. Cihat Burak’ı çok severim. Sonra fakat bu sergiyi yaparken öyle bir şey oldu ki, bu grup bütün sergiyi yapıyor durumu söz konusu oldu. Sonuçta bütün sergiyi ve seçimleri birlikte yaptık. Bütün o serginin kurgusu, o monografilere filan birlikte karar verdik. Mekan 7000 metrekarelik bir mekan ama kullandığımuz 3000 metrekare. Biz bu sergiyi seçtiğimizde bina ortada yoktu.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Mimarisi çok tartışıldı...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Madde birdir, bir sergi mekanında doğal ışık tercih edilmez.Kontrol edilebilir olmalıdır doğal ışık. Burada öyle bir doğal ışık var ki bütün dokuyla birlikte yere düşüyor. Çaprazlar, kareler filan. Öyle olunca bütün o koridorları kapatmak zorunda kaldık. Gönül isterdi ki ön tarafı açalım. Işık problemi olmasa işler mekanla da direk konuşabilirdi. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Senin için rahat mı?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Benim içim çok rahat... Tümünde de rahat... Tarih, budur demediğim için rahat. Bu bir kurgu.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Bana göre hayli statik, ansiklopedik, çizgisel bir kurgu. Sergide modern’in doğasına, buranın modernlik öyküsü göz önüne alarak seçimler yapılmamış. Moderne ilişkin bir teori etrafında bir tasnif söz konusu değil. Berk’in tarihinin genişletilmiş halini görüyoruz ki Berk’in tarihi bile küratöryal kendine göre Fikret Mualla’yı dışlıyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Aslında ben ismimi moderne koymuyorum, onlar da çağdaştan çekiliyoruz durumu oldu..&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Neden Modern ve ötesi birlikte kotarılmadı? Teorize edilmedi? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bana kalsa, Emin Barın’ın tuvalleri var. Kufi yazıyla yaptığı tuvalleri müthiş. Ben kendi adıma onu koyardım. Alev Ebüziya koyardım.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Zanaat mı sanat mı tartışılırdı. Çok fazla elerdim. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Aliye Berger, zamanın çok dışında bir sanatçı ve dönemin erkekleri tarafından da dışlanıyor. Onunla mesela Nil Yalter niye aynı katta ağırlanmasın? Modern, dişi, muhalif ve döngüsel bir şekilde kurgulanamaz mıydı bu anlamda? Ötesiyle iç içe... Heykeller bir köşede, resimler yan yana, aşağıdakiler yukarıdakiler yerine?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Adnan Çoker’le Haluk Akakçe de yan yana çok acayip olur gibi geliyor bana. Sonuçta modern sonrası moderni reddetmiyor. Modern, modern sonrasını reddediyor. Mehmet Güleryüz ve Ömer Uluç. Onları değerlendirirken mesela Ömer Uluç’u tam Jameson’ın dönemleme problemini yaşamak mümkün. Modern bitti çağdaş başladı böyle bir anda geçiş söz konusu olamaz. Ömer Uluç bu ikisinin geçirgenliğini içinde taşıyor mesela. Şadi Çalık, Komet, Koman, Özdemir Altan onlar da öyle. Aslında ne olursa olsun, bu sergiyle bir Türkiye tablosu ortaya çıktı...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;Vasıf Kortun bu tabloyu hüzünlü taşra görüntüleri diye tanımladı. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Kortun’un söylediği serginin kendisinden çok kendini de bağlıyor. Vasıf Kortun’un resmi görüş diye bir sitesi var. Siteye girdim, baktım. Şuna çok şaşırdım. Resmi görüş yıllar önce çok ironikti, varolan, yerleşik devlet, galerilerin belirlediği ortamla ironik bir zıtlık oluşturuyordu. Şimdi Vasıf öyle yazıyor ki hakikaten resmi görüş. Hiçbir alternatifliği yok. Daha önce hiç girmemiştim okudum yazılarını, bir dedikodu yazarı gibi bilimsellikten uzak yazılarla karşılaştım. Adeta chat esprisinde dedikodusal yazılar. Çok da tahammülsüz. Resmi görüş tek doğru gibi. Benim hep inandığım bir şey vardır:&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;takip ettiğinde hep gerisinden gidersin. Taşra demek diyenin merkezi, Batı’yı takip ettiğini gösterir. O yüzden de aslında hep geride kalacağını...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;Bir de Vasıf Kortun’un şöyle bir takıntısı var. Bir takım sanatçılarla belki ilk o çalıştı o yüzden bilmiyorum, kimse onları Kortun kadar anlamıyor. Mesela senin çağdaş bölümündeki Hale Tenger, Selim Birsel ve Hüseyin Alptekin’i yanlış olarak yerleştirdiğini yazıyor. Bu tür sanatçıların hangi işinin nasıl enstale edilmesini ondan başka kimse bilemez gibi bir tavrı var. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bir enstalasyonun tekrar üretilmesi çok sorunlu... Bununla ilgili tonlarca kitap var. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Richard Serra, bir işi tekrar üretildikten sonra o işi görüyor ve ertesi gün Artforum’a o iş benim işim değildir artık diye ilan veriyor. Sergi sırasında Serhat’la(Kiraz) çok konuştuk. Selim Birsel’le de... Sonuçta bu serginin amacı çağdaş sanatın belli problematikler üzerine geliştiğini göstermek. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;Peki 10. İstanbul Bienali’ni nasıl buldun? Hou Hanru nasıl bir küratör sence?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Antrepo çok güzel kurgulanmış. Hou Hanru’da bütüne dair bir düşünce var. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Zaten İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nda bienalin danışma kurulundaydım. Rosa Martinez’le birlikte Charles Esche’nin seçildiği yıl, biz Hou Hanru’nun olmasını istedik. Ama maalesef çok meşguldü. Bu seferki kurulda yine onun için oy kullandık. Ucu ucuna aldı. Benim kaç yıldır favorimdi o yüzden çok sevindim. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;Son soru yılların bitmeyen tartışması çağdaş sanat terimi zorunlu bir deyim mi? Güncel sanatla yer değiştirmeli mi?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Hayır, değiştirmemeli çünkü Batı’da çevrildiğinde başka bir şeymiş gibi algılanır. Çağdaş kadın çok can sıkıcı ama çağdaş sanattaki çağdaşı ben tamamen kübizm gibi kullanıyorum. Kübizm bütün bu hareketin ismidir. Küpler yoktur. Modernin eleştirisinden sonra bütün laboratuvar ortamına verilen isim bu. Bu kadar... Ona anlam yüklemek de çağdaşlık adına eleştirilen ne varsa onu içeriyor gibi geliyor bana... Çağdaş demeyelim militanlığı da çağdaş kadın militanlığı gibi nihayetinde...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-size: 24pt;"&gt;“DÜNYA BİR FABRİKA”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;Ayşegül Sönmez&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;Belgesel nerede başlar nerede biter? Günümüzde gerçekçiliğin tekrar tarifini nasıl yapmamız gerekiyor? Sekula’nın söyleşisi, geçen hafta Kutluğ Ataman’la başlayan belgesel mi sanat mı tartışmasına önemli bir boyut getiriyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;Yazar, fotoğrafçı, eleştirmen ve eğitmen Amerikalı sanatçı Allan Sekula’n,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;1970’li yıllardan bu yana eleştirel gerçekçilik akımının öncüsü olarak anılıyor. Sekula, Documenta 12’ye Shipwreck ve İşçiler, İstanbul başlıklı bir seriyle katıldı. Sekula’nın en önemli özelliği görsel ve metinsel üretimlerini birbirine bağlı olarak sürdürmesi... Bir serisi diğerine, serinin içindeki bir imge başka bir serideki imgeye metinleriyle birlikte referans verebiliyor. Ve her zaman seçimini mağdurdan, adaletten, ezilenden yana kullanan sanatçı, sosyo-politik ve ekonomik konulardan vazgeçmiyor. Belki bu ısrarının altında, genç ve parasızken, ordu için uçak üreten bir fabrikada teknisyen olarak çalışması yatıyor olabilir. Aynı zamanda 1968 yılında Vietnam savaşı karşıtı harekete katılması da... Üniversiteyi bitirdikten sonra Long Beach Kaliforniya’daki bir işçi mahallesinde geçirdiği&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;günlerinde Amerika’nın ilk sosyalist -feminist örgütünün kurucusu ve aktivisti olması da... Sanatçı, 10. İstanbul Bienali’ne Güneydoğu Asya'da küçük bir ülke olan Laos'la ilgili bir video işiyle katılıyor. Sekula, Vietnam’dan daha da fakir olan bu ülkenin insanlarının açlığa, işsizliğe(küreselleşmeye) rağmen hayatlarını sürdürmelerindeki dayanışma duygusundan çok etkilenmiş. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;-Eleştirel gerçekçilik akımının kurucusu olarak anılmak nasıl bir şey? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;Tam öyle sayılmaz... Bazı sanat tarihçileri, yazarlar bu terimden hareketle benim işlerimi yorumladılar. Bunlardan biri Benjamin Buchloh’tu mesela... Aslında&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;her gerçekçilik, kendinden önceki gerçekliklere yeni bir teknik ekler. Böylelikle gerçekçilik, gerçekçiliğin yeni modelleri olarak işler. Bana kalırsa, sanat tarihine dönüp baktığımızda, gerçekçi sanatçılar, modernizmin onlara izin verdiğinden daha çok bilinçaltına sahiptirler... &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;-Tabii bu noktada formların politikası nasıl olmalıdır diye bir tartışma devreye giriyor. Bir formu politik yapan nedir? Gerçekçi bir iş nasıl üretilir, yapılır? Sizin hemen hemen tüm işlerinizde en büyük vurgunuz gündemdeki sosyal meselelere. Sizin bu gerçek olayları hem tiyatrosal hem de belgesel gibi görüntülemeniz bu anlamda bize nasıl bir politik form tarifi vermeli?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;Bir tarafta bir gösteri toplumu kültürü fikri, simulasyon fikri, 1980’lerden beri sanatçıların gündeminde. Her ne kadar imge açısından fazla doyurulmuş bir dünyada yaşasak da, hala belli somut hayat koşulları sürmekte... Bu somut hayat şartları, gösterinin de elemanları aynı zamanda. Ama gösteride görünmeyen, onun altında kalan şeyler de var. İşte ben de bu görünmeyen katlarla ilgili çalışmayı çeviyorum. Unutulmuştan ziyade görmezden gelinen şeyleri ele almam bu yüzden. Sonuçta biz, bir petrol ekonomisi içinde yaşıyoruz. Tankerler, çok yavaş ilerliyor. Siz bunu Boğaz trafiğinden iyi bilirsiniz. Dolayısıyla&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;benim için gerçekçilik sorunu, hayatın şartlarına bakma sorunudur. Hayatta görmezden gelinen bu şartlara bakma sorunundan ibarettir. Medya sistemi tarafından görmezden gelinen. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;-Hiç gazetecilik yaptınız mı?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;Gazetecilerin de takip ettiği olayları çektiğim oldu ama gazetecilik hiç yapmadım. Seattle gösterileri gibi, kaydettiğim çok olayda bir gazeteci değildim ama basın nasıl çalışır, olayları nasıl görüntüler, çok iyi bilirim. Ben konvansiyonel olan bir tiyatrosallık peşinde değilim. Ben klişe olmayan şeylerin peşindeyim. Streeotip bir imge peşinde değilim. Performans günlük hayatın bir parçası. Bütün tiyatro yazarları, romancılar bunu bilir. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Bertolt Brecht’in de anladığı buydu... Bir kurgu film yönetmeni de, bir belgesel film yönetmeni de hayatı her zaman gözlerler. Ama bu gözlem sırasında her zaman özgürleştirici anlar vardır. Hayatın kendisinin daha çok tiyatrosallaştığı anlardır bunlar... Olaylar dramatikleşir, adeta kendilerini sahnelerler. Gündelik hayatta bu anlar mevcuttur. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;-Peki toplumsal bir olayı belgelemenin en iyi yolu nereden geçer? Ve medya alanında bu anlamda yapılan en büyük hata nedir?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;En basit yanıt, içeriden olacaktır. Hem içinden ve tabii ve aynı zamanda belli bir mesafeden. Şunu söyleyemem: belgesel yapanlar, kesinlikle aktivistlerin rolüyle özdeşleşmeli! Bunu diyemem. Ama bence bir toplumsal olay varsa, elinizde baş aktörler vardır. Ve nerede durduğunuzu belirlemeniz gerekir. Benim kendi adıma tercihim, her zaman, daha az gücü olan tarafın yanında durmak olur.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;Mağdur tarafın, adalet için mücadele eden insanların yanında dururum. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;Medyada yaşanan sorun, elbette Amerikalı olarak bunu söylüyorum, medya güç demek. Fiziksel olarak polis çizgisini ele alalım. Onun arkasında mı durmalıyız?&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Biz ve onlar dikotomisini tekrar üretmek, güçlü toplumların güçsüz olanları kontrol etmesi demek. Amerika’da medyada bu yaşanıyor. Bu dikotomi her seferinde üretiliyor.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;-Siz nerede büyüdünüz?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;Ağırlıklı olarak Los Angeles limanında... İşçi sınfı bir aileden geliyorum. Kaliforniyalıyım. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;-1968’de ne yapıyordunuz?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;Üniversiteye başladım o yıl. Çoğu arkadaşım Vietnam’a gitmişti. Liseden beri Vietnam savaşına karşı hareketin içindeydim. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;- Ne dinliyordunuz o dönem, Barry Mcguire’dan Eve of Destruction?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;Hayır onu değil de, ben Phil Ochs hastasıydım. Rehearsals for Retirement albümünü... Birkaç yıl önce intihar etti. Folk müzik... Bob Dylan ve Joan Baez gibi ama hepsinden daha zekidir. Ama tabii ki ben aynı zamanda siyah müziği de dinliyordum. Mesela Johnny Otis de dinliyordum, Captain Beefheart da Frank Zappa da... Sonra 1970’lerin sonunda Lou Reed ve Patti Smith’i sevdim. O dönem Violetta Parra da dinlerdim. Long Beach Kaliforniya’da kendime ait bir karanlık odam vardı. İşçi sınıfı getto bir mahallede bir apartman dairesi içinde. Yan komşum iki çocuklu bir barmaidti. Kamyon şöforleriyle eve gelirdi. Sosyalist feminist isimli bir gruba üyeydim. Bu grup Amerika’nın kendilerine hem sosyalist hem de feminist diyen ilk örgütüdür. İskan sorunuyla ilgili çok gösteriler düzenledik. Bu arada bana kimse bu soruları sormadı. Uzun zaman olmuş bunları hatırlamayalı... Posterler hazırlıyorduk. Gösteriler düzenliyorduk. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;-Sizin de katıldığınız en son Documenta 12’de, 1970’lerin Amerikalı feminist aktivist sanatçılar bulunuyor. Martha Rosler, Mary Kelly gibi... Bir taraftan &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Amerikalı muhalifleri eski ve yeni işleriyle sergilemek anlamlı ama bir taraftan işler evcilleştirilmiyor mu? Amerika’nın ilk sosyalist feministlerinden biri olarak siz ne düşünüyorsunuz?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;Aslında benim de eski işlerimi sergilemek istediler. San Diego’lu işçilerin savaşta kullanılan airbus üretiminde çalışan işçiler serisini... Bunu Volkswagen fabrikasında sergilemek istedim. Ama firma, yeni sponsor Saab olduğu için bu gerçekleşmedi. Ben de yeni bir iş yaptım. Sorunuza dönersek sonuçta benim öğrencilerimde, sizde de bunu görüyorum,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;1960 ve 1970’li yılları merak ediyorsunuz. Müziklerini, sanatı, muhalefeti... Documenta 12’de de bu var.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;Örneğin Güney Amerika’dan da işler var... Amerika, Ortadoğu’da savaşırken, kedi oradayken, fareler de gayet iyi gidiyor. Direniyorlar. Documenta 12 bu duyguyla ciddi olarak ilgilensin ya da ilgilenmesin bu uğurdaki manifestoları, geçmiş mücadeleleri sergiliyor. Bu önemli... Bir de size bir şey söyleyeyim mi? Bana bu tür yorumlar haince geliyor. Müzeye muhalif bir iş koyarsan o iş nötralize olur. Niye olsun ki? Tarihsel bellek diye bir şey var. Biliyor musunuz bir insanın bir müzeden ne alacağı hiçbir zaman belli olmaz. Bazen bu şey estetik bir şey olabilir. Bazen sadece fiziksel duyusal bir şey... &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;-Seattle’da küreselleşme karşıtı yaşananlarla 1968 olaylarını, ikisini de yaşamış, hatta birinde aktivist olmuş bir sanatçı olarak karşılaştırabilir misiniz?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;1960’ların protestosunda en önemli şey, feminizmin yükselişiydi. Yeni bir tarih yazılıyordu. Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’dan bahsediyorum. Beyaz solcular bile Black Panthers’leri taklit ediyordu. İki dönem arasındaki farklara gelince... En büyük fark, küreselleşme karşıtı hareket Gandhi’ci yani şiddete dayalı değil. Seattle’dan sonra Genova’da yaşananlar polisin kalabalıkları tahrik, manipule etmeyi bu geçen zaman içinde nasıl öğrendiğini bir kez daha gösterdi. Bu iki olaylar arasında geçen zaman içinde polis, kalabalıkları terörize etmeyi ve sonra karşı tarafı terörist ilan etmeyi öğrendi. 1968 olaylarında protesto hedefi direk devletin kendisiydi. Ama artık, hedef uluslararası güçler, büyük şirketler, G8 ülkeleri ve onların dahil olduğu onca büyük uluslararası şirket... 1960’lardaki harekette devleti eleştirmek ona saldırmak önce gelirdi. Ekonomi, ikinci plandaydı. Ama 90’lardaki hareketlerde ekonomi önce geliyor ve devlete ilişkin sorular ikinci geliyor. Artık hedef IMF...&lt;b style=""&gt;&lt;i&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;-1970’lerden beri işçilerin kondüsyonunu belgeleyen, yapıtlaştıran bir sanatçı olarak bu koşullar günümüzde küresel ekonomik yer değiştirmelerle nasıl değişti? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;Bu sorunun yanıtı dünyanın bir fabrika olduğu meselesine geliyor dayanıyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;Dünya bir fabrika ve bu fabrikanın çıkarına göre bu rakamlar değişiyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;Post-endüstriyel topluma geliyoruz işte. Endüstri hiç olmadığı kadar güçlü. Çok daha fazla sayıda insan, bu endüstriye yazılmış (kayıtlı ya da kayıtsız) durumda. Öte yandan işçiler yine de sermayenin hareket ettiği kadar kolay hareket edemiyor. Çalışmak için bir kentten diğerine, bir ülkeden bir ülkeye gidemiyor. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Çin’de mesela ekonomik bölgeye gitmek için özel kağıtların, bu bölgeye girmek için özel bir pasın olması gerekiyor. Kuzey Amerika’daki Meksikalı işçilerin hepsi sınırdışı ediliyor. Ama işçilerin oraya göçüne neden Meksikalı tarım işçilerinin artık mısır üretemiyor olması. Mısır üretemiyorlar çünkü ürettiklerinin Amerikan mısırıyla yarışacak gücü yok. Her şey, her geçen gün, fabrikanın yararına işçinin aleyhine işliyor... Kapitalizm, kendisini daima tekrar ediyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;SANAT BELKİ DE SON KALEMİZ DEĞİL&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;ayşegül sönmez&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;Ataman gerçek bir portre ustası. Takıntılı ya da kült, marjinal ya da politik karakterlerle, yakınlaşan ve bu yakınlaşmanın hikayesini, hikayeci olmadan anlatan bir video filmci. Bugün Ataman, bu video filmleriyle dünyanın en parlak sanatçıları arasında anılıyor. Paradise filmi Amerika’da Küba filmiyle birlikte gösteriliyor. Ataman, 10. İstanbul Bienali’ne ünlü yönetmen Atom Egoyan’la karşılıklı diyaloga geçen Tanıklık isimli bir filmle katılıyor. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-İstanbul Bienali’nde Atom Egoyan’la birlikte bir işiniz sergileniyor. Bu ikili, ilk kez bir araya gelmiyor. Flash Art dergisi için birbirinizle söyleşi yapmıştınız... Sonra bu projeye&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;nasıl karar verdiniz? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Atom Egoyan’la o söyleşi sayesinde tanıştık ve bir konuşma yaptık. Aradan zaman geçti ve Columbia Üniversitesi’nin sanat departmanı dekanı, birlikte bir proje yapmayı düşünür müsünüz dedi... Toronto Müzesi için birlikte çalışmaya karar verdik. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Atom Egoyan’ı bir sanatçı olarak nasıl bilirdiniz?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Sevdiğim bir sinemacı, Ararat’ı çok sevmemiş olsam bile... &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Birlikte gerçekleştirdiğiniz projeye bakacak olursak siz belgeden o da kurgudan geliyorsunuz. Bu ikisinin karşıtlığı size tanıklık adına neler düşündürdü?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bu ikisinin karşıtlığı benim için çok önemliydi. Onunki cilalı, manikürlü, çok fazla halledilmiş, tartışmaya açık değil. Benimki ise içine kapanmış, içeriye girdiğiniz zaman bitmemiş görünümlü... Duvarları boyanmamış, alçıpanları görünüyor. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;İçeriğinde de bir dökümana ulaşmaya çalışıyorsun ama ulaşamıyorsun... &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Sizin işinizin adı Tanıklık ama aslında hatırlamayan bir tanıktan söz ediyoruz...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Evet aslında burada nesnel bir tanıklık yok. Bu benim tanıklığım. Karşı tarafta ise hiç belge yok. Dikkat edersen bitmiş hallolmuş bir söylem var. Bence iki durumda da sakatlık var. Bu ikisinin karşı karşıya duruşu bir yerde birbiriyle örtüşüyor. Birbirlerini tamamlıyorlar. Birbirlerine zıtlar aynı zamanda. Atom Egoyan, Aurora’nın hikayesini anlatıyor.. Türkiye’den kaçmış genç kız New York’a gidiyor. Hikayelerini anlattığı zaman Amerikan sinema endüstrisinin hemen dikkatini çekiyor. Fesler takan, develere binen, ağızlarından salyalar akarak kızları kesen Türkler’in hikayesine dönüşüyor hikayesi... Bu filme böyle çekiliyor. Film de çok tutuyor. 1920’lerden söz ediyoruz. Erken bir film... Aurora filmin bitiminde depresyona giriyor. Hikayesi başka bir hikaye olarak anlatıldığından, gerçek derdini anlatamıyor... Yok oluyor. Filmin tanıtımı için onun yerine 7 kız bulunuyor. Ona benzeyen ve onlar Aurora olarak filmin tanıtımı için Amerika’yı dolaşıyorlar... Atom, bu filmin 15 dakikasının bir makarasını buluyor. Uzun uzun benimle konuştu... Toronto’da bu iş çok ekranda gösterilmişti. Buradaki enstalasyonu ben yaptım. Tek ekranda ince uzun olsun istedim... &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Atom Egoyan’la yaptığınız söyleşide İstanbul Bienali için gerçek izleyicisi yok, sadece sanat öğrencileri tarafında geziliyor demiştiniz. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Sadece bienal sanatçısı olsan ya da bir takım koleksiyonerlerin evinde asılı olsan, &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;çok depresif olurdu... Çünkü bienallerin seyircisi yok. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Bienaldeki bu ortak projenizin Ermeni-Türk gerilimini hafifletmeye, çözmeye bu anlamda nasıl katkısı olabilir?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Atom Egoyan’ın Ararat filminden sonra Elif Şafak, Hrant Dink, Orhan Pamuk... gereksiz saçma olaylar oldu. Cinayetten tut da Türklüğe hakaretten yargılanmaya kadar... Ben her şeye rağmen bu işin üzerine gidip konuşulması gerektiği için bu işi yaptım. Bu tabular zaten Türkiye’deki Ermeni kökenli vatandaşların tabuları değil. Genel halkın tabuları bu tabular.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Tabu korku demek. Aman o konuyu konuşmayalım. Bence her şeye rağmen konuşmak zorundayız. Sanatçıların birinci vazifesi bu durumlardaki yanlışlıkları, çelişkileri görüp ortaya çıkarmak. Bir köşe yazarı gibi bu çok kötü, bu iyi demek değil. Bu durumu, seyircinin anlamasını, içselleştirmesini sağlamak. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Geçtiğimiz Haziran ayında İstanbul Kasa galeride sizin filmlerinizle ilgili bir seminer verildi. Semineri veren Alison Lebow özellikle Küba filminizin asla İstanbul'da gösterilmemiş olmasının Batı'lı bakışa, küresel sanat piyasasına göre kendini tasarlamasının önemli bir göstergesi olduğunu ifade etti. Siyasi referanslara sahip üçüncü dünya ülkeleri sanatçılarının işlerinin merkezlere taşındıkça, küresel sanat dünyası içinde dolaşıma girdikçe, işledikleri sorunların dinamiklerine ilişkin siyasi pratiklerden yoksun bırakıldıklarını anlattı. Bu eleştirilere ne diyorsunuz?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Buranın gerçeklerini bilmeden dışarıdan konuşmak kolay... Öte yandan Küba mahallesi, Buenos Aires’te de var, Mexico City’de de, New Delhi, Moskova hatta Paris’te de var. Bu bir. İkincisi Küba’nın Türkiye’de gösterilmemesinin nedeni devlet, baskı şu bu değil. Böyle bir şey yok. Bu film, burada gösterilirse, filmdekilerin birebir kendi hayatlarında arızalar yaşanabilir. Hem onları, hem kendimi onlardan korumak adına Küba burada gösterilmiyor. Film, tüm dünyayı geziyor. Kendi kendime çelme takmamak adına, onlara bir söz verdim o sözümde durmak adına, ben şimdilik Küba’yı Türkiye’de göstermeyeceğim. Ben geçmişte filmlerimde sosyal profili olan insanlarla çalıştım. Onların ekrana çıkması sorun olmuyordu. Ama Küba profilindeki insanlara gel sen güncel sanatı anlat... &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-İşte tam da bu yüzden onları araçsallaştırmış, nesneleştirmiş olmuyor musunuz?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Ben öyle düşünmüyorum. Hayat inşa edilirken ben kameram aracılığıyla onu hafızaya alıyorum. İşlerimin, söylediklerimin sanat tarihinde ölümsüz olacağına inanıyorum. Müzelerde saklanmayacaklar. Düşüncenin bir mermere yazılması gibi. Düşüncelerimi videoyla yazıyorum. Küba bugün gösterilmeyebilir ama bundan 50 yıl sonra gösterilmeyecek diye bir şey yok. Benim yaptığım ilk işler hala gösteriliyor. Hiçbir zaman geleceği üç yıl, beş yıl olarak görmüyorum. Ben Küba burada gösterilmemiş, niye gösterilmemiş, bunları takarsam işlerimi yapamam. Sonuçta Alicia Below gibi sanattan anlamayan insanlar,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Küba ve Semiha Unplugged’ı belgesel zannediyorlar. Birinci dereceden okuyorlar. Bu bir cehalettir. Sanatta dünyanın gelmiş olduğu yer bu değil.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Benim işlerim neden belgesel değil de enstalasyon? Küba’yı tamamıyla seyretmek için 28 saat gerekiyor. Yani imkansız. Sanat dünyası giderek daha çok paranın hizmeti altına girdi. Lolipop tabir ettiğimiz işler böylece çıktı. Sanatçılar da lolipop üretime başladı. O&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;kova koymuş ben de vileda kutusu koyayım. Bu işlerin sanat alıcısı da oluştu. Bilmeden alan sanat alıcısı çok kötü bir şeydir. O yüzden ben şöyle diyorum. Sanat belki de son kalemiz değil. Belki de akademik dünya son kalemiz. Sırtımızı akademik dünyaya vermek zorundayız. Onunla beraber hareket etmek zorundayız. Benim stratejim de bu. Ben lolipop iş çıkartmaya karar versem ben bunu yapmasını bilirim. Bunun formülü çok açık. Niçin hala 24 tane ekran 24 saatlik bir iş, 40 ekran hala başka bir söylem var? Bize gerçeklik olarak satılan bu bilgi bombardımanının esesasen gerçeklik değil, global bir tiyatro oyunu olduğunu göstermek için... Benim işlerimin formatları, seyirciye işte bunu öğretiyor. Benim işimin politik bir tarafı varsa o da budur. Sanat yapmaya sinemada nefes alamıyordum diye başladım. Şimdi sinemada yaşadığım anti-entelektüel hücumları, bayağılığı sanat dünyasında da görüyorum. Saçma sapan, salt para üzerine kurulu sistem yüzünden sırtımızı akademiye vermemiz gerekiyor. Ben on yıl sonra mahkemeye, hakim karşısına çıktım. Ben çıkmadım Kutluğ Ataman ve Semiha unplugged işi çıktı. Türkiye’de hakim karşısına çıkıp sanat nedir, belgesel nedir, bunu anlatmak zorunda kalıyorum. Böyle bir ülke, böyle bir dünya düşünebiliyor musun? Bırak hakimi, küratörlere. sanat yazarlarına anlatamıyorsun bazen. Ben Hakime de haksızlık etmemek gerekiyor. O da sonuçta hukuksal olarak konuya eğilmek durumunda. Paradan dolayı...&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Zeliha Berksoy bu filmin gösterimi ve satışıyla ilgili sizden para mı talep ediyor?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;O bile değil artık... O yapmamıştır Semiha Berksoy yönetmiştir bu filmi, o sadece kamerayı tutmuştur. Tutanaklarda aynen böyle diyor. Bu şekilde hakimin karşısına çıkıyorum. Bu benim bile başıma geldiyse... Vay halimize... Avukatıma bile nasıl anlatacağım? Sanat nedir? Güncel sanat pratiği nedir? Ben nasıl anlatacağım? Seni dava eden insanlar da Türkiye’de Brecht yaptıklarınhı iddia eden insanlar. Böyle bir abukluğun olduğu bir ülkede hangi işimi, nasıl yapacağımı nasıl sorabilirsin? Burada bir devlet sansürü filan yok. Burada para, açgözlülük bunlar var... Süreç daha yeni başladı. Şimdiye kadar tırmalama ve haraç isteme şeklindeydi artık kanuni sürece geçildi. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;-Tüm bu süreci yapıtlaştırmayı düşünüyor musunuz? Sizin adınıza çok yıpratıcı bir sanatçı olarak ama öte yandanTürkiye’de güncel sanatın algılanışına dair dava süreci ilginç bir tanıklık ve farkındalık da yaratacak...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Kesinlikle... İlk kez&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Santralİstanbul’da bütün işlerim sergilenecek. Oradaki küratörlerle bu konuyu konuşuyorum. Mahkemenin bitmesini bekleyip gerekirse serginin açılışını erteleyip tüm süreci sonuç ne olursa olsun sergileyeceğim. Zaten sonuç ne olursa olsun o iş benim. Ben bunu biliyorum.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;KUTU KUTU &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Geçmişte Türk sinemasında, Türkiye’de bir takım konuşulamayan politik konular, cahilce çok fazla rakı masalarına meze yapıldı. Buna neden askeri ideolojiyle birleşmiş devlet yapısıydı. Her şey yasak, her şey ayıp.... 12 Eylül öncesinde de bu vardı. 12 Eylül’den sonra daha beter&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;oldu. Güçlü bir PKK, güçlü bir mafya, birinci dereceden 12 Eylül’ün marifetidir&lt;b style=""&gt;.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Semiha Unplugged’ı yaptıktan sonra bana herkes bu konuşan kafalar sanat mı diye soruyordu. Bunu niye sanat? Hiçbir şekilde anlamamışlardı o zaman. Bunun mücadelesini uzun süre verdim ben. Sonra Turner olayı oldu. Herkes elinde kamerısıyla söyleşiler yapmaya başladı. 1999 öncesine bakacaksak olursak yoktu böyle bir şey. Çok yeni, benimle başladı.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;2000’li yıllarda naif bir şekilde çok güzel bir dünya durumu varken ortaya çıkan rezalet, hali hazırdaki global rezalet, sanatta siyasi konulara ilgiyi doğurdu. Ama yapılan her şey sanat mı? İyi mi? Söylem olarak bir yerden alıp bir yere götürüyor mu? Yoksa bir takım doğruları tekrarlıyor mu? Asıl mesele bu...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bu ben niye sanatçıyımla alakalı bir şey... Biliyorsun hep bellek üzerine çalıştığım için çok ilgilendiriyor bu beni. Bellek, hafıza, Türkiye’de hep bastırılmaya çalışılan, yok edilen bir Zaten kendi devriminden, tarihinden silindirilmişiz.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Modernite hayatlara acımasız bir şekilde, paldır kültür girdi. Türkiye’de ÖDP’den travesti olduğu için atılan milletvekili adaylarını unutmayalım. Özgürlük ve demokrasinin yanlış anlaşılmış olduğu, Sovyetik dünyaya kapalı, Batı bize ne yapıyor, bunu mu yapıyor paranoyası bir yandan, Ukrayna Moldovya zihniyetli bir ülkeye televizyon, Coca Cola, MTV ve cinsel hayat girdi. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Aydan Mürtezaoğlu benim için denek taşıdır. Düşüncelerimi ona ve Ayşe Erkmen’e gröe örerim ben. Aydan’a duyduğum fikirsel yakınlık ilişkisi... Ayşe Erkmen’den de temizliği, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;pürü pak görselliği, en kaotik hallerinde bile kontrolü öğrendiğim bir şey. Sinema popüler bir sanat kıskançlıklar olabilir. Sanat dünyasınd kıskançlık olamaz. Sanat dünyası benim koruduğum tek kalmış kale. O entelektüel dünyanın korunması gerekiyor. Kıskançlık filan olamaz. Laf atan insanları kaldıramam. Onlar anti-entelektüel. Taşralılık varsa eğer, taşralılık budur. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Geçen gün bana birisi, Orhan Pamuk sen filan bir takım düğmelere basıp bir takım siyasi meseleleri kullanıyorsunuz, dedi. Ben de dedim ki, o zaman tamam bunu yaptığım zaman olay oluyorsa ben ya da Orhan Pamuk, Elif Şafak, Perihan Mağden bunun sorumlusu değil ki... Bir problem haline getirmekte direnen merciler bunun sorumlusu. Öyle anlaşılmayayım diye düşünecek olursan, kendi küresinde yaşayan birisi de olabilirsin. Bu da bir sansür. Ben buna da kızıyorum&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Yan Pei Ming:&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;“&lt;b style=""&gt;BEN HALK İÇİN ÇALIŞIYORUM...”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Kendisi gibi sanatla hayatı buluşturmak isteyen sanatçıların altı şeye sahip olmaları gerektiğini söylüyor: Zamanını anlamalı, yetenekli olmalı, çok mütevazi olmalı, çok gururlu olmalı ve zeki olup düşünme yeteneğine sahip olmalı... Son yıllarda yükselen Çağdaş Çin Sanatı’nın önemli temsilcilerinden Yan Pei Ming, 19 yaşında gittiği Paris’te ve Dijon’da yaşıyor. Resim yaparken mutlaka müzik değil, haberler dinliyor. Felaket haberleri onu bu anlamda besliyor.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Ming, 10. İstanbul Bienali’ne antrepodaki suluboyalarıyla katılıyor. Kısa İstanbul ziyaretinde, onu çok takdir eden ve resimlerini çok beğenen Hafriyat grubu kurucularından ressam Murat Akagündüz’ün atölyesini de ziyaret eden Ming’le Akagündüz ressamca sohbet ettiler. Akagündüz, Ming’in resimlerindeki zaman kavramı ve&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;resmin yapılış anına ilişkin yarattığı ölçek duygusuna dikkat çekti. Ming, Murat Akagündüz’ün resimlerini, heyecan verici ve kendine mahsus olarak nitelendirirken Murat Akagündüz, Ming’in resmini şöyle değerlendiriyordu: “Ming’in büyük fırçalarla bir anıt gibi boyadığı, vücut performansını işin içine kattığı büyük boyutlu resimlerine bakarak çok sıradışı bir kurguya dahil oluruz. Ming’in resimlerindeki bu&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;devasa kurgu, Çin’in, milyonları içine alan meydanlarda sergilenen komünizm etkisi altındaki resmi slogan olarak kullanılan kışkırtıcı, devrimci resimlerle at başı koşan bir etkinin peşinde. Ama bu son derece bireysel bir etki. Dolayısıyla bir anti-anıt olma özelliğini taşıyor. Bu yüzden onun resmini, kapalı mekanlarda, müzelerde tecrübe etmekten çok bir stadyumda tecrübe etmeliyiz. Bu resimler rahatlıkla bir stadyumda aracıya ihtiyacı olmaksızın kendilerini temsil edebilirler.” Ming bu değerlendirme üzerine resmini iki günde dev fırçalarla yaptığını, resim ıslakken hiç kurumadan bitirmeyi tercih ettiğini ifade etti. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Ayşegül Sönmez&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;-19 yaşında Çin’i terk edip Paris’e gittiniz? Neyle karşılaştınız?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Louvre’da Pompidou’da gördüklerim beni şok etti. Çok etkilenmiştim.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;-Türk resminde 1950’li yıllara kadar ressamlar hükümet tarafından Paris’e gönderildi. İstanbul parklarından çok Lüksemburg Parkı resimleri yaptılar. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Çok normal... Lüksemburg parkını ben de çok severim.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;-Çin kültür devrimi tanıklığınız var. O dönemdeki resim anlayışının Paris’teki modernlik deneyiminize ne gibi etkileri oldu merak ediyorum...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;O zaman Çin’deki kültürel devrimin en büyük hedefi kolektif düşünceydi. Hepimiz herkes aynı şeyi düşünmek zorundaydı. Paris’te bireysel düşüncenin esas olduğunu gördüm. Kolektif düşünce komünizm demekti. Bireyci düşündüğüm zaman ise modernleşiyordum. Paris’te bunu yapmayı deniyordum. Başta ayak uydurmak zor oldu. Bireyci düşünmeye başladıktan sonra yaratıcı olabildim.Özetle benim bireyselleşme serüvenim, modernlik deneyimimin ta kendisi... &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;-Devrim esnasında yaşanan geleneksel kültüre ilişkin kesintiyle ilgili bugün neler düşünüyorsunuz?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Kültür devrimi olduğu zaman geleneğe dair her şey yakıldı ve yıkıldı. Müzeler kapatıldı. Her şey yeniden üretildi. Yeni Çin bayrağı altında, Mao’nun altında oldu bu. Geçiş dönemi yaşanmadı. Ama şimdi bu değişti. Şimdi Çin’de bir kaynaştırma yaşanıyor.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;-Gelenekle barış mı söz konusu?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Başka bir sayfaya daha geçildi. Barışma diyemem.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;-Ve Çin çağdaş sanatı patladı. Özellikle U-Turn sergisiyle... &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bu çok normal bir sonuçtu. 1985’e kadar Çin akademik olarak düşünmek zorundaydı. Herkes devlet sanatçısı olmak zorundaydı. Bireysel düşünceye izin verilmesiyle bu patlama gerçekle&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;ti. Bir ülke ne kadar zengin olursa o kadar da sanatçılara ihtiyacı olur. Herhangi bir ülke ekonomisi güçlüyse büyük bir ülkeyse büyük sanatçıları vardır.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;-Sizinle ilgili bir efsane var. Van Gogh resimlerine bakıp onun fırça darbalerini saymış. Üslubunuzu öyle oluşturmuşsunuz. Doğru mu?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Doğru. Paris’te Van Gogh resimlerini inceledim. Fırçalarla nasıl hareket ettiğini, kaç kere yüzeye dokunmuş olduğunu saydım, doğru. Ama Van Gogh’un kullandığı fırçalar küçük fırçalar, ben büyük fırçalar kullanıyorum. Böylelikle kendi stilimi oluşturdum. Portrelerimi Van Gogh’ın dokunuş tarzıyla yapıyorum.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;-Hep portre yapıyorsunuz ama yaptıklarınıza anti-portre diyorsunuz. Neden?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Porte demem çünkü portreler ya burjuvazi&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;ya da iktidar için yapılır. Ben ne burjuvazi için yapıyorum ne de iktidar için. Benim yaptığım farklı bir şey.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Ben sanat yapıyorum. Güçleri elinde bulunduranlara karış olduğum için, burjuvaya karşı olduğum için yaptıklarıma anti-portre diyorum. Sadece anti-portre değil anti-burjuva portresi yapıyorum. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;-O zaman ben de şunu soruyorum. Madem anti-burjuva portresi yapıyorsunuz. Bir portreniz&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;500 bin dolara satılıyor. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Bu nasıl bir anti-burjuva portresi?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Burjuvanın kendine karşı olan şeyi alma gücü var. Bir tane patron var mesela evine Mao posteri asmayı istiyor. Bu da normal. Bütün bu burjuvazi için geçerli.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Onları şok ediyorsunuz. İlkinde şok ediyorsunuz ikincisinde anlamasını sağlıyorsunuz. Üçüncüsünde daha fazla almasını sağlıyorsunuz. Empresyonizm de aynı şey. Önce şok etti. Sonra popüler oldu ve çok satıldı sonra daha çok satıldı. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;-Ama o zaman dönüştürücü etkisini yitirmiyor mu? Muhalif olmanın yolu nereden geçiyor?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bakın... Ben sanatın kesinlikle işe yaramaz olduğunu düşünüyorum ama kesinlikle olması gerektiğini düşünüyorum. Bu doğal. Sanat bu. Pek çok yere sızabilir.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;-&lt;b style=""&gt;En çok Bruce Lee’lerinizi seviyorum. Türkiye’de 1980’lerden beri kahramanıdır fakir semt çocuklarının hatta orta sınıfın. Karate sporuna merak onun filmleriyle&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;başlamıştır&lt;/b&gt;. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Burjuva kesimlerinin Bruce Lee hakkında zerre kadar fikirleri yoktur. Fakir ülkeler ve dünyanın bütün fakir kesimleri Bruce Lee’ye hayran. Ee, ben de halk için çalışıyorum.&lt;br /&gt; &lt;!--[if !supportLineBreakNewLine]--&gt;&lt;br /&gt; &lt;!--[endif]--&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;-Ben çok Bruce Lee filmi seyredip yaralananları duymuşumdur. Sizin başınıza böyle bir sey geldi mi?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Annem çocukken kavga etmemi yasakladı. Ben hayatımda hiç dövüşmedim. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;-Uslu erkek çocuk yaramaz sanatçı mı oldunuz?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Kesinlikle aynen öyle oldum. Çok önemli bir şey söyledin. Düşünce sahibi olunca kavga edemiyorsunuz. Şimdi İsa’nın portresini yapıyorum mesela... Bu imgeler, Katolik dünyasına ve Batı’ya rezerve bir konuydu. Günümüzde bu tür konular internet aracılığıyla araçsallaştırıldı ve içleri boşaltıldı. Bunları tekrar ele almak gerekiyor. Papa’yı da boyuyorum. Bir oto-portre gibi... Papa’nın papa olduğunu yüzünden değil bedeninden anlayacağız resimde... &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;“Türkiye Avrupa Birliği’ne girmemeli! &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bir 500 yıl daha müzakereye devam etmeli!”&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Ayşegül Sönmez&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Ünlü mimar Rem Koolhaas’ın OMA’ya bağlı çalışan AMO ofisinden Todd Reisz, bienal için İstanbul’daydı. AMO, kavramsal fikirler üreten bir ofis. OMA, projeleri gerçekleştirmeden önce AMO ekibi oraya gidiyor ve felsefi, sosyolojik ve mimari araştırmalar yapıyor. Fikirler üretiyor. OMA projeyi bunun üzerine şekillendiriyor. Todd Reisz, 10. İstanbul Bienali’ne Antrepo’da,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Dubai’de gerçekleştirdikleri projeyle katılıyor. Projede Reisz, Dubai gibi körfez kentlerinde AMO adına yaptığı araştırma için çektiği fotoğrafları sergiliyor. Özellikle Dubai’nin bilinen yüzünü değil de fakir kesimlerinin nasıl yaşadığını belgeleyen bu fotoğraflar sıfırdan yaratılmış kentle ilgili farklı bilgiler veriyor. Özellikle herkes tarafından transit bir otele benzetilen Dubai’ye iki yıllığına çalışmaya gelen Güney Asyalı inşaat işçilerinin yaşadığı semt Al Quoz’u gösteren fotoğraflar. Güney Asyalı inşaat işçilerinin bir cemaat içinde zor şartlardaki dayanışma dolu yaşamlarını belgeleyen bu fotoğraflar, Dubai madalyonunun arka yüzünü gösteriyor. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;-Bienal projeniz İstanbul’la nasıl bir ilişkiye giriyor?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Hao Hanru’nın antrepodaki küratöryelliği şehrin dinamikleriyle ilgili dolayısıyla bizim projemiz de Abu Dabi, Dubai gibi körfez şehirleriyle ilgili. İstanbul’a ilk gelişim. Bir şehre çalışmak için gelmekle gezmeye gelmek arasında çok fark var... İşleri kurmak için bize yardım eden prodüksiyon ekibine bayıldım. Çok saygı duydum. Onlar, sanatçılardan çok daha duyarlı ve mükemmelliyetçiler. Hiçbir ülkede böyle bir ekip görmedim. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;-İstanbul’daki kamusal alan fikrine ilişkin neler söyleyebilirsiniz gördüğünüz kadarıyla?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Açıkcası İstanbul’a benim gördüğüm ve hissettiğim kadarıyla kamusal alan kazandıracak projelere İstanbul’un ihtiyacı yok. İnsanlar sokakları seviyorlar. Meydanlardalar... Biz Batı’da özellikle yaptığımız projelerde insanları evden sokağa çıkaracak kamusal alanlar tasarlıyoruz. Ama burada benim gördüğüm herkes sokakta. Kimse evde vakit geçirmek istemiyor. Bu o kadar harika ki... Mesela körfez kentlerinde, hayat otel lobilerinde geçiyor. Sultanahmet büyük hayalkırıklığıydı ama Taksim, 24 saat yaşayan bir yer. Tophane ve Kabataş -Galata Köprüsü’ne kadarki yol nefis. Kapalıçarşı da öyle, Mısır Çarşısı da...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;-Koolhaas’la çalışıyorsunuz. O, tüm dünya şehirlerini, üç diktatörün yönettiğini söylüyor: Terör, Komünizm ve 250 yıllık piyasa ekonomisi... Bu diktatörlerle mimar olarak da sanatçı olarak da baş edilmez pes mi edilir?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Aslında bizim tam da üstünde durduğumuz konu bu. Baş etmekle pes etmek arasındaki ince nokta. Bu iki uç arasındaki gidip gelmelerin, arada derede olmanın hepsi... Bu ikisi arasındaki sınırların nerede başlayıp nerede bittiği gibi... Bu diktatörlük elbette ki kentlerin hepsine hakim ama çökertildiği, başarısız olduğu, dikte edemediği yerler de var aynı kentlerin içinde...Bu çok heyecan verici. Bu başarısız alanlar üzerine çok düşünmek gerekiyor. Şehirlerin hangi bölgelerinde bu diktatörler başarısız oluyor? &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Örneğin benim buradaki tecrübemde gördüğüm Gezi Parkı’nda bu gerçekleşiyor.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Gündüz bir takım festival ve sponsorların bayraklarını dalgalandırdığı, belediyenin şefkatini gösterdiği cicili bicili gösteriler yaptığı, çoluk çocuk&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;gezilen Gezi Parkı, gece saat onbirden sonra 50’lik homoseksüellerin seks yapmak için gittiği son derece tehlikeli bir parka dönüşüyor. Gündüz ne kadar güvenli ve gece ne kadar tekinsiz... Gezi Parkı, tam da bu saydığımız diktatörlerin başarısız olduğu bir yer bu anlamda...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;-Avrupa Birliği’ne bağlı fiziksel ve zihinsel projeler de üretiyorsunuz. Türkiye’nin adaylığıyla&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;ilgili ne düşünüyorsunuz? &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Evet, bir dizi proje yapıyoruz. Araştırma ağırlıklı çalışıyoruz. Mesela bu anlamda Türkiye de bizim için önemli bir araştırma konusu. Türkiye’nin AB’ye girmesi ona neye patlayacak? Bu sorduğumuz sorulardan biri... Elbette AB’ye girmeli ama bedelini azaltarak bunu yapmalı. Aslına bakarsanız, benim burada hissettiğim kadarıyla Türkiye çok iyi durumda. AB’ye girmek yerine bir 500 yıl daha müzakareye devam etmeli. Her an girecekmiş gibi... Müzakerelerde güçlü olmalı ve ondan istenenlere, onda yaratılan baskıya defanstan kaçınmamalı. Bu nefes kesici olur... Tabii ben AB konularında bir uzman değilim. Sonuçta Kentucky’de büyümüş, Yale’de okumuş bir Amerikalıyım.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;-Bush’un okulu..&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Aynı zamanda Clinton’ın da... &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;-Basketbol sever misiniz?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Hayır, hiç sevmem. *Roger Federer’i severim. O da Dubai’de yaşıyor. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;-Tüm şehirlere ait tek bir özet anı fikri var Koolhaas’ın. Yakında özel bir şehirle ilgili anılarımızın olmayacağını söylüyor. Dubai tecrübenizden sonra bunu daha mı iyi anladınız mesela?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bence bu çok açık bir şey. Tabii ki bu aynı zamanda yazıklanmamamız gereken bir şey. Romantize etmemiz gereken bir şey. Ne olursa olsun bu olacak. Bu gerçeğe karşı durmak bizi nostaljik yapacaktır. Nostajik de muhafazakar olandır. Bence bütün bunları yapmanın iki yolu var. İşin heyacan verici tarafı da bu. Atatürk Kültür Merkezi mesela. Olağanüstü bir bina ama duyduğuma göre yıkılacakmış. Yıkmak da hiçbir tarafına dokunmadan onu konserve etmek de bana doğru gelmiyor. Bir başka seçenek olmalı. Mesela altına girilebilir. Yanına ek bir başka bir bina yapılabilir. Arkasına bir başka ek olabilir gibi. Ne yıkmak ne de kılına bile dokunmadan korumak yerine...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;-Aslında Oma, Hermitage Müzesi için tam da bunu yapmadı mı?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Müze mevzusu çok ilginç. Hermitage Müzesi dünyanın en tarihi eserlerinin olduğu müze. 3,5 milyon tarihi eser, 2000 oda ve neredeyse sıfır ziyaretçi. Öte yandan dünyanın dört bir yanında açılan Guggenheim’lar... Örneğin Abu Dhabi’de aynı anda 4 yeni müze açıldı. Dünyanın en büyük Guggenheim’ı burada açıldı.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Sonuçta bu tamamen bir kültür master planlama projesi. Bildiğiniz gibi artık kültür, yeni ekonominin ta kendisi. İstanbul Bienali’ne bakın. Büyük bir ekonomi var arkasında... Bohem bir sergiden ibaret değil.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt; &lt;!--[if !supportLineBreakNewLine]--&gt;&lt;br /&gt; &lt;!--[endif]--&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;-9.İstanbul Bienali, mimari tavır almaksı açısından önemli aslında. Bienal mekanlarını tarihi yarımadadan hayatın içine, şehrin merkezine soktu. Bu bienal da bu anlayışın daha kapsamlı bir örneği. Bana göre bu bienalden sonra İstanbul’da hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Dubai’yle ilgili nasıl bir öngörünüz var?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;7 körfez kenti üzerine odaklandık.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Dubai’de çok oyalandık. Körfez kentleri, geleceğe yansıması olan kentler bunlar. İstanbul ve Türkiye, hem Batıya, hem Doğuya bakan bir pencere. Dubai’de taksiyle çölü geçip yeşil bir parka çıkıyorsun. İlginç bir tecrübe gerçekten. Urbanist Mike Davis yeni bir kitap yazdı o kitapta Dubai’yi, Walt Disney’le *Albert Speer’ın buluştuğu şehir olarak tanımlıyor.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Bu cümlede büyük bir ima var. Bizim bienaldeki işimizle&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;göstermeye çalıştığımız bir optimizm de var işin içinde. Bir kenti dönüştürmeye çalışıyorlar.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Kimsenin yapmadığı bir iş bu sonuçta. Çölden bir kent yaratılıyor orada. Şimdi inşa edildi. İstanbul’un İstanbul olması ne kadar sürdü mesela? İ.Ö 1500’den önce küçük bir köy değil miydi? Konstantinople yolun yarısı... Dubai’de bugün yapılanlar 1950’den önce yoktu. Dolayısıyla tarihi olmayan belleği olmayan bir kent.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;-Retro kavramı nasıl farklıdır... Mesala 1950’de yapılmış binalar mı tarihi sayılıyor?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;20 kadar bina var 1950’den önce yapılmış. Eski şehir 1960’larda yapılmış binalardan oluşuyor. Çok güzel bir bölge. Sokak hayatı var. Biraz Mısır Çarşı’sını andırıyor.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Çok güzel. Pakistanlılar, Faslılar, Hindliler, gerçekten uluslararası bir kitle de var. Bienaldeki uluslararası kitle gibi değil elbete. Tüccarlar, satıcılar çok canlı. Burası optimizm alanı.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Biz, OMA orada proje yapmadan önce AMO olarak burayı anlamak istedik. Araştırma yaptık. Sergi yaptık ve kitap da yayınladık. Dubai çok zengin. Buraya da gelecek. Dubai Kuleleri gibi... Şimdi sizi tasarlamak istiyorlar. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;-Yeni hükümete de sempatileri var...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bir tarafta gelişen ve sizinle beraber büyümek isteyen bir Ortadoğu, bir tarafta sizi almayı planlayan Avrupa Birliği... İkisiyle de kendi çıkarınıza en uygun şekilde işbirliği yapmak elinizde çok şanslısınız.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;* İsviçreli ünlü tenis oyuncusu.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;*Hitler’in baş mimarı.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;“hayat mı daha sert yoksa penis mi? Tabii ki hayat”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Tatiana Arzamasova, Lev Evzovich, Evgeny Svyatsky ve Vladimir Fridkes’den oluşan Moskovalı group AES+F, statik ya da dinamik formda olsun, videoları ya da fotoğraflarıyla, dünyanın çağdaş sorunlarına el atıyor, kıtalar, uygarlıklar ve dinler kadar politik ve ekonomik sistemler üzerine düşünmemizi sağlıyorlar. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Ayşegül Sönmez&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;1996 yılında gerçekleştirdikleri İslam Projesi-Gelecek için Öngörü, New York, Berlin ve Moskova gibi merkez kentlerin gelecekteki İslami formlar ve referanslarla örülü görünümlerini tasarlıyordu. Bu ironik görünümlerden oluşan ve Belgrad, Viyana gibi farklı kentlerde gösterilen proje, elbette 11 Eylül 2001’den sonra farklı anlamlar kazandı. Grubun üyelerine göre ‘hayat sanatın önüne geçti’. Grup, ismini Avrupa’da Ars Electronica 2005 yılında yaptığı 2003 tarihli Action Life başlıklı fotoğraflarıyla iyice duyurdu. Bu fotoğraflar, ismini gerçek bir bilgisayar oyunundan alıyordu. En son 52. Venedik Bienali’nde Rusya Pavyonu’na 3D bir bilgisayar animasyonu filmle katılan AES+F, 10. İstanbul Bienali’nin antrepodaki mekanının en iddialı ve güçlü misafirlerinden...&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Ayşegül Sönmez&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;-Group AES-F nasıl bir araya geldi? Bir araya geliş amacınız neydi?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bir varmış bir yokmuş... Tatiana Arzamasova ve Vladimir Fridkes zaten mimar bir çift olarak çalışıyorlardı. 1987’de biraraya geldik. Onlar mimar olarak çalışıyordu. Bir tiyatro yönetmeni olan Anatoli Vasiliev, çok ünlü bir yönetmendir, bize bir proje teklifiyle geldi. Çok modern bir yönetmendir. Bu proje için bir araya geldik. Evgeny (Svyatsky), ilüstrasyon ve grafikle uğraşıyordu. Bu proje için onu da davet ettik. Bir dizi poster ve yayın yaptık. Daha sonra birlikte fikir üretmeye başladık. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;-Bu yıllar&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;1980’lerin ikinci yarısı Rusya için çok eleştirel yıllar. Büyük bir dönüşümün yaşandığı yıllar... Sizin kendinizi ifade etmenizde bu dönemin nasıl bir etkisi oldu?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Aslına bakarsanız, bizim için kendimizi ifade etme güçlüğü yoktu. Etrafa bakıp bir takım fikirler edinmek telaşımız vardı. Bir araya geldiğimizde yeni bir şey yapmak için hazırdık. Amerika’ya gittik birlikte 1989’da... Bizim temel eğitimlerimiz mimarlık ve kitap tasarımı, grafik ve fotoğraf olduğu için bütüncül bir proje üretmeyi biliyoruz. Vladimir de sonradan gruba katıldı. Tanıştığımız dönemde çok ünlü bir moda fotoğrafçısıydı. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;-Glasnost sizi, sanat üretiminizi ve Rusya’yı, Rus sanatçıların sanat üretimini nasıl değiştirdi?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bu anlamda Rusya tarihinin en iyi dönemi. Her şey liberalleşti. Fakat aynı zamanda sorunlar ortaya çıktı. Bu büyük bir özgürlüktü. Ama aynı zamanda bunun anlamı her şey bitmesiydi. Sovyet sanatı yani resmi sanat bitti. Dolayısıyla bu sanata karşı çıkan yeraltındaki muhalefet de bitti. Muhalif sanatın bir anlamı ve geçerliliği kalmadı. Bir anlamda karşı çıkacak bir şey kalmadı. Boşluk içinde hissedenler oldu. Yeni bir hayat başladı. Dramatikti ama ilginçti. Biz hiçbir zaman proje grubu olarak yeraltında bir mücadele içinde olmamıştık. Bizim zamanımız başladı. Son derece bireysel olabilecektik. Yeni iletişim biçimleriyle tanıştık. Galeriler, sanat enstitüleri yeni bir dil üzerine düşünmeye başladı. Ve biz de bir dil keşfettik. Bir dil icat ettik. Nasıl sanat yapacaktık bunun yanıtı önemliydi. Her şey değişti.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Çağdaş sanat diye bir şey yoktu. O zamanlar sizin bile bir bienaliniz vardı. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;-İslami Proje’den bahsedelim. Daha sonra 11 Eylül olması sizi tedirgin etmiş ama doğrulaşmış olmalı... Doğu-Batı ekseninde, hristiyan dünyası ve islam dünyası arasındaki paradoksal durumlar üzerine ne zaman düşünmeye başladınız ve hangi nedenlerle?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Çok lokal bir meselemiz olan Çeçenistan’da yaşananlar bu iki farklı uygarlık üzerine tarihten beri varolan çelişkiler üzerine düşünmeye sevk etti bizi... Rusya’da yaşadığımız ve Batı’da seyahat ettiğimiz süre içinde komünizmin çöküşü ve Soğuk savaşı gözlemledik. Bütün bu yaşadıklarımız yeni bir dönemin geleceğinin haberini veriyordu. Doğu ve Batı arasında yaşayanlar olarak hem merkez dışında hem de merkezdeki kültürel tecrübelerimizden yola çıktık. Asıl amacımız Avrupa-merkeziyetçiliğinin gerçek sonunu göstermek ve bununla bağlantılı kültürel ve estetik sorular ortaya koymaktı. İkisi arasında bir tartışma platformu yaratmak istedik. İstanbul çok doğru bir yer bu konuya bakmak için. Ayasofya’ya bakmak yeterli.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;-Hangi anlamda?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Ayasofya’ya bakın önce hristiyanlığın mabedi sonra islamiyetin...&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Bu meselelerin, çelişkilerin hiçbiri yeni değil. Tarihsel geçmişleri var. Guggenheim müzesini, islami referanslarla kurgulamak çok zevk verdi bize bu yüzden... &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;b style=""&gt;-Bu proje farklı kentlerde farklı tepkiler almıştır... Özellikle de 11 Eylül’den sonra... &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Mesela en ilginci şu oldu... Afganistan’daki savaşa karşı olan İngilizler bu projenin görsellerini internet üzerinden tüm dünyaya yaydılar. Projenin görsellerinin anlamı, dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanan savaşlarla ve gerilimlerle değişti. Ayrı kampların sembolleri oldu.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Artık Doğu’nun mu, Batı’nın mı ekonomik olarak daha güçlü olduğu net değil. Bu da imajların farklı anlamlar kazanıp kaybetmesini sağlıyor.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;-Ars Electronica’daki işiniz Action Half Life ismini gerçek bir bilgisiyar oyunundan alıyordu. Bu bilgisayar oyunu çılgınlığı, gerçekte yaşananları sanki var ediyor. Çocuklar bilgisayar oyunlarında savaştıkça savaşlar çıkıyor gibi geliyor bana... Bu işiniz bunu çok iyi veriyordu. Oyunun gerçek olmasını&lt;/b&gt;... &lt;b style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Sürrealistik bir metafor savaş takıntısı... Savaşa bağımlılığın çok açık göstergesi bu bilgisayar oyunları. Aynı zamanda o Rönesans resimlerindeki savaş sahneleri geleneğini de işin içine kattık. Kahramanlığın nasıl anlatıldığına dair sahnelemeleri tekrar gündeme getirdik.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bunu da Irak’taki savaştan önce yapmıştık. Daha sonra o festivalde gösterildi. Buradaki askerler çok mükemmeller, Rönesans askerleri gibi...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;-Sakıncası yoksa fotoğrafların tekniğinden bahsedelim mi? Tamamen photoshop mu?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Hayır, çöl görüntüsü için Sina Çölü’nde çekim yaptık. Hem de tam Star Wars’un çekildiği yerde. Sonra bu çöl görüntülerini stüdyoda çektiğimiz silahlı çocukları ekledik. Silahları da arıca 3D progarmıyla özel olarak tasarladık.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;- Venedik Bienali’ndeki işinizde gerçek mekan çekimi var mıydı peki?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;O tamamen simulasyon. Çok kompileke geçti hazırlığı. Her şey tamamen sanal bir evren. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;-Rusya Pavyonu için yaptığınız projede neleri hesaba kattınız? Çünkü pavyonlar bu ulusal durumdan asla kurtulamıyor. Ülke pavyonları biraz problematik bir alan. Sanki bir sanatçının özerk olması için güvenli değiller...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bence sorun çok uzun zaman Batılıların Rus sanatına bakışıyla ilgiliydi. Onlar, 70 ve 80li yıllardan itibaren belli stereotiplerle Rusya’ya baktılar. Rusya’dan çıkıp Batı’da ünlü olan sanatçıları bu streotip bakışa yanıt verenler arasından oldu. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;-Ilya Kabakov gibi...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Evet kesinlikle... Tipik post-Sovyet sanatçı tipi... Ama biz bunu anladık ve bu oyunu oynamamaya karar verdik. Biz özgürüz. Bizim için doğruyu söylemek gerekirse şimdi durum değişti. Rusya değil de geleceğe dair bir vizyonumuz var, küresel bir dilimiz var. Son derece kişisel bir vizyonumuz var ve bunu dayatıyoruz. Ama tabii isteyerek ya da istemeyerek Rus sanatçıları olarak kendimize ait bir dilimiz var. Geleneksel ve küresel; eski küresel imparatorluk çocuklarıyız tabii herkesi kavramak isteyen...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;-Çar kuşağı çocukları demek... Misiano gibi Alexander Sokolov gibi Rus sanatını Batı’ya taşıyan küratörler Avrupa’da bir seri sergiler yaparak bu post-Sovyet sanatçı sendromunu nesneleştirdiler... &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bundan bahsediyoruz işte... Bizim staratejimiz onlarınkiyle hiçbir zaman uyuşmadı. Onlarla o yüzden hiç çalışmadık. Bir tek Exercise Estetik. Misiano’nun hayatında yaptığı en kışkırtıcı&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;ve iyi sergiydi. Ona katılmıştık. Sonra başka bir yönü seçti o. Biz de asla bu bir trende ait hissetmedik ve bir parçası olmadık. Onunla da bir daha çalışmadık.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;-Ne yaparsanız yapın, niye çok sert ve süper baskın oluyor? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Aslında biz toplantılara çok yumuşak işler yapma isteğiyle başlıyoruz. Sonra elimizden &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;geldiğince kuvvetli olmasını istiyoruz. Giderek sertleşiyor.. Yumuşak yapmak istiyoruz. Bu dileğimiz. Ama sonra sıkıcı geliyor. Hayat mı penis mi daha sert? Hayat her zaman daha sert bize göre. Belki de bu yüzden... &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;  &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Görme konusunda Alzheimarlıyız hepimiz...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Murat Morova bu kez &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;kentin çeşitli ağaçlarından, kemerlerinden, eski kalıntılarından, radarlarından oluşan fotoğrafları, eliyle yaptığı hat sanatından örneklerle yerleştirdiği manzarasına izleyiciye yan gözlerle baktıracak. Kem gözlere kurşun dedirtecek. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Murat Morova, 1980’lerden beri yaptığı sanatsal üretiminde hep Doğu-Batı arasındaki bölünmüşlüğe ilişkin araştırmacı rolünü üstlendi. Yapıtlarında bu bölünmüşlüğün, arada kalmışlığın, hem öznesi hem de de nesnesi olarak kendini konumlandırdı. Morova’nın tüm yapıtlarında gözlenen bu geleneksel olanı bugün tekrar düşünme çabası, Menaziri Mensiye sergisinde de devam ediyor. Galeri Nev’deki son sergisinde Morova, 965’te Irak’ta doğmuş bir Arap bilgini ve filozof İbn-i Heysem Batı’da tanınan adıyla Alhazen’ın kitabı &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;i&gt;Kitab-ül-Menazir'&lt;/i&gt;den yola çıkmış. 7 bölümden oluşan bu kitap, optik bilim açısından bir ilk. Daha sonra Newton ve Kepler gibi bilimadamlarına kaynaklık eden önemli bir eser. Kitap, camera obscura’nın ilk kez o dönemde bulunduğunu ve uygulandığını, keşfedildiğini ispatlıyor. Morova da bu bilginin bilinmesine rağmen dönemin görsel sanatlarında kullanılmamış olmasına dikkat çekiyor ve “bu bir tercihtir, altında her türlü sosyal, toplumsal, dini neden olabilir” diyerek islamiyette resim geleneği yoktur diyenlerin fena halde yanıldığını düşünüyor. Sergi için hazırladığı çok parçalı ama bir bütüne de adeta bir puzzle gibi hizmet eden tuvallerinde fotoğraf, çini mürekkebi, yağlıboya gibi karışık bir teknik uygulamış. Belli bir yönü olmayan, belli bir merkezden dağılmayan, çokkatmanlı bu manzara karşısında kaybolmak, şimdiki zamanın içinde&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;adeta Alzheimer’lı bir zihinle esrimek mümkün...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;Her şeyden önce sizin kuşak sanatçılara orta kuşak mı demeliyiz? Ve 1980’lerle parlayan yükselen o dönem üretip sonra sanatı bırakan bir kuşağın her daim üreten bir üyesisiniz...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;53 yaşındayım. Ne diyebiliriz, bilemiyorum. Benim kendi kuşağım içindeki insanlar içinde, şanslıydım, donanım ve bilgim vardı. Yeni kuşaklarla beraber tüm akımları da ne çok şiddetle reddettim ki benim kuşağımdaki pek çok insan bunu yaptı. İdealleri yüzünden ya da piyasa adına ama bunu yaptılar. Ben iki tarafa da temkinli davranmayı seçtim Yeniliklere açık olmaya çalıştım. Farklı medyalara, farklı sanatsal aktarımlara kendimi ucundan kıyısıdan eklemlemeye çalıştım. Ama bunu yaparken de günün getirdiği bazı kolaycılıkların farkındaydım. Arada bir denge tutmaya çalıştım.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;Sizi bildim bileli tasavvufla, cumhuriyet öncesi görme gelenekleriyle ilgilenirsiniz. Ben bu döneme pre-modern diyorum. Modern öncesiyle ilişkinizi bu anlamda nasıl tanımlıyorsunuz?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bizim gibi geleneksel toplumlarda, modernizm derin bir yarılma yarattı. Beni başucu kitabım boşuna Yaralı Bilinç değildir Daryush Shayegan’ın... İranlı düşünür o kitabında geleneksel toplumlarde yaşanan kültürel şizofreniden bahseder. Bu yarılmayı ben Lucaks’ın bu alandaki bir teorisiyle birlikte düşüyorum: Gölge form teorisi. Bellek bir şekilde dışarıdan, konumuz formsa, topluyor ve bu topladıklarını gölge form olarak aklında tutuyor Yaratım sürecinde kendi semantik olarak tanımlayamasa da bu formlar refleksif olarak ortaya çıkıyorlar. Bir sanatçı olarak istersen zihinsel arşivine girerek bu kodların nereden gediğini araştırabilirsin.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;Sizde nasıl işledi o süreç?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;İki türlü de olmuştur. Zihin arşivine girerek yaptığım işler de vardır. Bazı işler de çok tepkisel olarak ortaya çıkar. Ben geriye gidişlerle onların ipuçlarını anlamaya çalışırım. Hafızanın işleyiş biçimi, bu son yaptığım sergi de bu konuyla ilgili...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;Son Documenta 12’de de 16. yüzyıla ait bir İran halısıyla 70’lerin radikal feminist işleri bir arada sergilendi... &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Ben bunu çok doğru buluyorum. Ama son dönemde küratörler asla böylesine bir tutum sergilemiyorlar. Halil Altındere’nin yanında Ayşe Erkmen onun yanında da 1940’lardan bir sanatçı neden yer almasın? Bırakın 1940’lardan bir işi buraya koymayı, daha sonraki dönemde yapılan, o kavrama uygun işler de tekrar gündeme getirilmiyor.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;Santralistanbul’da açılan Modern ve ötesi sergisinde de böyle bir sorun vardı. Sergi yeni bir okuma yapmıyor. Statik ve ansiklopedik...&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Ve sergide siz de yoksunuz. Sizin &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;olmadığınızı da Ahu Antmen, Radikal’deki köşesinde de yazdı. Ne diyorsunuz?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Ben yokum, yığınla insan da yok. O başka bir hüzünlü tablo... O sergi ciddi bir kırılma noktasıdır. İşlerin artık böyle yapılmaması gerektiğini göstermesi açısından. Ben yaptım oldu anlayışının bir an evvel sonunun gelmesi gerektiğini östermesi açısından... O sergide çok ayaklı yanlışlar zinciri var. Birincisi bir üniversite bir serginin altına imza atıyorsa, o serginin çok ciddi anlamda meşrulaşma sağlaması anlamını taşımaktadır. O zaman küratör olarak seçtiğimiz insanların niteliklerini doğru bulmak gerekiyor. Kimsenin kendi kariyeriyle ilgili bir eleştirim yok ama Zeynepz Rona bir arşivcidir. Orhan Koçak modernizmi daha çok edebiyat alanında incelemiş bir arkadaştır. Fulya Erdemci, tamamen Batı sanatı konusunda uzmanlığını tamamlaşmış sonra Türkiye’ye gelip gününüz sanatıyla ve sorunlarıyla uğraşmayı seçmiş daha çok bir sergi yapımcısıdır. Halbuki serginin savı 1950-2000 arası sanat tarihsel bir okuma yapmak. Proje, küratör olarak seçilen insanların kişilikleri, niteliklerin aşıyor. Aştığı noktada da haksızlık yapılması doğal oluyor. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;Size haksızlık yapıldığını düşünüyor musunuz? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Sergilerine başka bir başlık koysalardı, o zaman düşünmezdim. Sanat tarihsel bir kurgu yapıyorsan, bazı dönemleri görmezden gelemezsin. Örneğin bu ülkede, beğenelim ya da beğenmeyelim, süreç olarak önemlidir, yeni ekspresyonist diye bir ekol yaşanmıştır. 1980’ler, 1985’ler döneminde... Etrafında epey sanatçı da toplanmıştır. Mesela bir Hale Arpacıoğlu. Bu sergide Hale Arpacıoğlu nasıl olmaz? &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;Artık etkinliği yok diye alınmamış olabilir mi?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Sami Baydar’ın mı, Deniz Bilgin’in mi etkinliği var? 1980’leri değerlendirirken almak zorundasın o zaman. Çünkü sen buna sanat tarihsel bir dönem diyorsun. Bana değil pek çok sanatçıya haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Günümüze geldiğimizde sergide niye bir Canan Şenol yok? Neriman Polat yok? Aydan Mürtezaoğlu’nun öğrencilerine oda ayrılmış, iş oraya kadar gitmiş de bu iki üretken sanatçı nasıl atlanmış? Anlamak mümkün değil. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Herkesin çok büyük sanatçı olması gerekmiyor. Talip olduğu alan içinde doğru tek bir kelimesi olabilir. Senin görevin onu kuracağın büyük cümle içinde kullanmaktır. Her zaman&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;süperstarlar vardır. Bütün cümleyi onlar kurar ama cümlenin anlamlı olması için virgül de gereklidir. Bu serginin en büyük hatası, böylesine hatalı, eksik bilimsel olmayan bir kurguyu &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;meşrulaştırmak. Yarın öbür gün bu alanla uğraşa insanlar, bu serginin kitabını alıp önlerine koyacaklar. Bu kitabı, bu tarihi, referans alacaklar. Öbür taraftan Halil Altındere bir kitap yapıyor. Onun da zaaflarını görüyorsun. Güncel sanat başlığı altındaki bir kitaba Ayşe Erkmen’in alınmamış olması, çok ciddi bir gaftır. Gaftır.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;Ama o kitaptaki herkes belli bir yaşın altında...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Kendilerini milad diye kabul ediyorlar. Ne biz, ne bizden önceki kuşak kimse kendini milad diye ortaya koyamaz.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;Herkes kendi tarihini yazıyor, aslında hepimiz...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Ama o zaman herkesin kendi sanat tarihi oluyor. Bütün bu yan yanalık içerisinde eşit koşullarda yazmıyoruz ama bunu... Bazılarının tarihi diğer tarihlerden görünürlülük, okunurluluk açısından daha şanslı oluyor.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Santralistanbul, bir üniversitenin zaafıdır. Dakika bir, gol bir başladı ve yanlış başladı bu proje.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;Son serginize gelirsek... Unutulmuş manzaralar başlığını taşıyor. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Bu coğrafyadaki görme geleneğiyle ilgili uğraşırken karşıma 965’te doğmuş bir Arap bilgini çıktı. Onun kitabının adı menazir. Optik biliminin ilk büyük temel taşlarından biri o kitap. Camera obscura’yı o bulmuş. Bu kitap, Kepler ve Newton’un bütün teorilerine kaynaklık etmiş. Ben manzara anlamına gelen menazir kelimesiyle uğraşırken bu kitap karşıma çıktı.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Batı resmiyle cumhuriyet sonrası tanıştık, bizim resim geleneğimiz kısıtlıdır diye konuşanlara bu kitap iyi bir örnek. Bu ülkenin plastik anlamda görme geleneği görmezden geliniyor ve bilinmiyor. Gümrükçü Rousseau’yu biliyoruz da bir Levni’yi, Nigari’yi, Matrakçı Nasuh dendiği zaman kimse bunu bilmiyor.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;Rönesans yaşamadık o yüzden böyleyiz de denir. Bu Türk resminin en büyük dezavantajı olarak gösterilir. Ki Ömer Uluç, her zaman şunu der: Rönesans’ı yaşamamış olmak Türk resminin en büyük avanatjıdır. Bu büyük ve faydalanılması gereken bir özgürlüktür...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Ben de Ömer Uluç’a katılıyorum. Bir taraftan 1000’li yılları düşünüyorsun. Bir adam görmenin yeni bir şeklini, nasıl görüyoruz’u araştırmış ve bulmuş. Ve bunun kitabını yazmış. Aynı medeniyet dairesi içinde, bu bilimsel çalışma yapılırken perspektif bulunmuşken minyatür resmi de yapılmaya devam edilmiş. O zaman bu bir bilmezlik, cahillik değil ama bu bir tercih. İşte bu bu bana ilginç geldi. Aynı zaman diliminde cereyan etmiş çeşitli alanlar içinde bir bilgi var. Biliyorsun. ama sonra o bilgiyi bu alanda uygulamıyorsun. Ciddi bir karar, tercih söz konusu. O bilgiyi biliyorsun ama başka türlü üretiyorsun. Sonra yüzyıllar sonra Batı resmiyle ilk karşılaşmalar söz konusu olduğunda asker ressamlar, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;menazir üzerine, perspektif üzerine çalışma yapmaya bunu öğrenmeye ve öğretmeye çalışıyorlar. Çok ironik...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;i style=""&gt;Batılı anlamda resmin ilk asker ressamlarca uygulandığı dönemde hangi askerin yaptığı belli olmayan bir manzara resmi vardır: Sarayburnu’nda Türk donanması mesela. Perspektif uygulanmamıştır. Onun dışında Şeker Ahmet Paşa’nın manzaralarında da perspektif yoktur. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Yok mu saymışlardır, bilmemezlikten mi gelmişlerdir, bilinçle mi yapmışlardır bunu? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Şeker Ahmet’in Ormandaki Ceylan’ında tamamen bir minyatür şeması vardır. Sanatçı yaratma erki sırasında her şeyi son derece bilinçli yapmak durumunda değildir. Hafıza iki türlü çalışıyor. Asla deklaratif değil. Deklaratif, hafızanın çalışma biçiminin bir adı. Deklaratif ve refleksif hafıza. Bu tanımlar bilgisayar için de geçerli. Açık hafıza dünyayı evreni tanımlanabilir olarak depolama biçimi. Alzheimer olduğunuzda bu yitiyor.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Son serginin adındaki Menaziri Mensiye, unutulmuş olana da gönderme yapıyor. Bir tür görme şeklimizde yaşadığımız Alzheimer’a... Bakma şeklimizde unuttuğumuz bir Alzheimer’a... &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;“ya gerçekçi olursun ya da sanatçı...”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;1972 Van doğumlu Nevin Aladağ, Almanya’da büyüdü. Münih Güzel Sanatlar Akademisi mezunu. Şu anda Berlin’de yaşıyor. 2006’dan beri Berlin’in önde gelen galerilerinden Gitte Weise galerisiyle çalışıyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;1974 Almanya doğumlu Nasan Tur, 10. İstanbul Bienali’ne sırt çantalarıyla katılıyor. Dünyanın çeşitli kentlerinde attığı taklalardan oluşan videosuyla geçtiğimiz yıl İstanbul Modern’e de konuk olmuştu. Aynı yıl 47. Ekim Salonu’nda sırt çantalarını sergiledi. İki sanatçı ikinci kez evlerinde bir sergide misafirlik yapıyorlar. Küratörlüğünü Halil Altındere’nin yaptığı Gerçekçi Ol, İmkansızı İste başlıklı serginin Almanya’dan misafirleri Aladağ ve Tur, Batı’nın onlara çok yakıştırdığı Fatin Akın’ın da her fırsatta altını çizdiği “Almancı” sanatçı kategorisinden son derece rahatsızlar... &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;Ayşegül Sönmez&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;-Gerçekçi olduğunuzda neleri imkansız görüyorsunuz?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;Nevin Aladağ: &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Gerçekçi olmak aslında bir anlamda pesimist olmak demek. İstanbul’da çığ gibi büyüyen milliyetçilik karşısında doğrusunu istersen, büyük bir hayalkırıklığı yaşıyorum. Bütün bunları çok geride bıraktık sanıyordum. Gördüğüm hiç de güzel şeyler değiller... Son günlerde çok seyahat ettim. Nereye gidersem de aynı hayalkırıklıkları yaşatan şeyler gördüm. Bir ay boyunca Gürcistan’da, Tiflis’te kaldım. Orada da herkes Gürcü olmaktan o kadar çok gurur duyuyor ki... Hükümetlerin arkasında onları idare eden süper güçlere bakmıyorlar da, kahramanlık öyküleri anlatıp, geçmişleriyle övünüp duruyorlar.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;Nasan Tur: Bence hiçbir sanatçı gerçekçi olamaz. Gerçekçi olduğun zaman, unutman gereken ilk şey iyimserliktir. Nevin çok haklı. Onun yaşadığı hayalkırıklığını ben de yaşıyorum. Ama bu durumla ilgili işler üretmek mümkün... Belki de tünelin sonunda bir ışık vardır. Gerçekçi olmamam gerekirse tünelin sonunda ışık var... &lt;span style=""&gt;   &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;-Serginin ismi 1968 öğrenci hareketine dair bir slogandan geliyor... Yarın devrim olacağına inanan gençler, o günler, sizin için ne ifade ediyor bugün?&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Hiç de gerçekçi değillermiş...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;Nasan: Bugün artık özellikle Almanya’da herkes daha az politik sanki... Avrupa’da kimse artık bir şeyleri değiştirebileceğine inanmıyor. O anlamda herkes realist... Türkiye’deki gençler daha politik ve inançlı... Bir şeyleri değiştireceklerine inanıyorlar hala ama... Mesela Ali Akay, panelde bunu söyledi. O çağdaş sanat sahnesi için söyledi. Politik olarak aktif olunabilir ama bunun da bir yönü olması lazım, bir yere gitmesi lazım, dedi. Çok haklı çünkü dağıldığı zaman kendini yok eder, bir odağı olması lazım. Evet, buradaki gençler aktif.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Bedenleri ve sesleriyle hareket ediyorlar ama kafalarında da bu var mı? Belki de sadece bağırıyorlar...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;-Mesela Nasan, senin işin o anlamda, gündemle inanılmaz ilişkili. O yükseğe kurduğun mikrofon ve hitap etme olanağı sağlaman izleyiciye... Bu platformu daha önce Wiesbaden’da da kurdun. İşinin farklı kentlerde farklı algılanması üzerine ne diyorsun?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;Nasan: Doğrusu ben, buradaki insanların mikrofonla bu kadar sıkı fıkı olduklarını bilmiyordum. Mikrofonla konuşmaya&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Almanlardan daha alışkınlar. Biliyorlar... Hiç korkmadılar. Açılışta herkes konuşmak istedi. Almanya’da insanlar daha tutuktu bu anlamda... Kültürden kültüre fark var. Ama benim için bu o kadar önemli değil. Yani ne söyledikleri önemli değil &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;Benim için konuşmanın kendisi de önemli değil. Konuşmaya çekindikleri zaman da ilginç oluyor. Bu bir platform... Bu platformun her bir birey üzerinde yarattığı sorular önemli... Yaşattıkları... Yukarıdayım ve mikrofonum var. Güçlüyüm ve ne söyleyebilirim? Bu düşünceler çok önemli benim için...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;Ama mesela Almanya’da orada ne söylersen söyle polis sana bir şey yapmaz. Ama kimsede cesaret yok. Burada tam tersi ve herkes daha çok konuşmak istiyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;Nevin: Ama İstiklal caddesi çok açık bir yer. Bütün protestolar burada oluyor. Çok turistik de bir yer... Bu platformu sen belki Fatih semtine koysaydın orada da çekinirlerdi... Ben şahsen mikrofonu ilk aldığımda önce kendimi Monaco prensesi gibi hissettim ama çok kısa sürdü. Sonra ben kimim ki diye düşündüm. Kime ne söyleyebilirim? Alman tarihi sonuçta benim de tarihim ve kendimi çok çok kötü hissettim. Nasan’ın işinin ilginçliği de burada... &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;-Birbirinizin ifade biçimlerinizde ortaklıklar, paralellikler buluyor musunuz? Bunu sanat dünyasının size giydirdiği bir elbiseyle ilgili soruyorum: Türk asıllı Almanya doğumlu sanatçı formatı... Bir yandan bu kimliğe özel işler talep ediliyor sizden bir yandan bu kimlik böyle herkese uyarmış gibi homojenleştirilmiyor mu? Yaralı bilinç çocukları... Rahatsızlık duyuyor musunuz?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;Nevin:&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Biz Nasan’la çok çok iyi arkadaşız. Szeemann’ın Balkan sergisinde tanıştık. Sonra hep sergilerde karşılaştık ve birbirimizin işlerini çok sevdik. Banu Cennetoğlu’yla da burada öyle oldu mesela... Nasan’la birbiriminizin işlerinin dilini anlayabiliyoruz. Benim için bu çok önemli... Evet, ikimiz de Almanya’da büyüdük, Türkiye’den geldik. Ama bence bu demek olmuyor ki Almanya’da doğmuş, Türkiye’den gelmiş herkes birbirine benzer ve birbiriyle iyi anlaşır. Banu Cennetoğlu’yla hiç ortak bir sosyal geçmişimiz yok ama çok benzerliklerimiz var. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;-Eğer işleriniz arasında bir ortaklıktan bahsedeceksek... İkiniz de sokaktan, gündelik hayattan çok besleniyorsunuz...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;Nasan: Nevin, senin nasıldı bilmiyorum ama... Bizim Türkiye’ye eve dönüşler sokakta geçti. Her sene 6/7 günümüz yolda geçerdi. Yugoslavya, Bulgaristan eve kadar... Büyük bir araba. Ford Granada, Mercedes ya da... Yoldasın başka göçmenlerle birlikte... Herkes birbirine yardım ediyor. Benim üzerimde bu yolculukların o anlamda belki de tesiri olmuştur. İşlerimde hep yol vardır. Dışarıya çıkmak çok önemli. Kapalı bir yerde, evde çalışamam. Ama benim hiç sevmediğim bir şey... &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Göçmenliğinden bahsetmek... Buradan bu çıkmasın! Çünkü bunun altını çizmeyi de çok anlamsız buluyorum ve bunu yapanları eleştiriyorum. Ben kendimi böyle bir yerden &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;geldiğim için hiç ilginç bulmuyorum. Almanlar bunu çok istiyor. Hadi anlat bakalım ne kadar zor bir hayatın oldu, diye anlatmanı istiyorlar. Ne kadar zorluklar yaşadın iki kültür arasında kaldın, diyorlar... Ben hiç öyle iki kültür arasında kalmadım. Siz kaldığımı söylüyorsunuz. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;-Sizi bunu anlatmak zorunda bırakan sergilere katıldınız mı ya da katıldıktan sonra bunu anladığınız oldu mu hiç?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;Nevin: Evet, öyle şeyler oldu. Nasan’la da bu tür bir sergide tanıştık zaten. Hayır, diyemeyecek kadar tecrübesizdik. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;Katılan sanatçılara baktık ki aralarında Ayşe Erkmen de vardı. Kendimizi göstermek için iyi bir yer olduğuna karar verdik. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;Küratör de Szeemann olunca hayır diyemezdik. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;Nasan: Sanat dünyasının Michael Jackson’u çağırmış, nasıl gitmeyiz? Balkan ama bana göre o tür sergilerdendi... Böyle sergiler de var, galeriler de... Seni etiketliyorlar; göçmen, maço, gay, kadın, seksist her neyse... Seni başkasına öyle anlatıyorlar: göçmen ve çok iyidir, göçmen bir çocuk ve çok sıkıdır... Böylece seni pazarlıyorlar. Ben bunu önlemeye çalışıyorum. Benim kendi konularım var. Konu sıkıntım yok. Nevin’in de öyle... &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;-Bahsettiğiniz bu Avrupa’nın iki kültür arasında kalmış tırnak içinde Almancı kimliği beklentisini Fatih Akın’ın da son yıllarda bir güzel beslediğini düşünüyorum. Böyle bir profili var ve bunu anonimleştiriyor. Hepinizin sanatsal olarak aynı dille algılanmasını sağlıyor. Bunu tehlikeli bulmuyor musunuz?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;Nasan: Çok tehlikeli buluyorum hem de... O bu kimlik üzerinden meşhur oldu zaten. Almanlar zaten böyle bir şey görmek istiyorlar. Duvara Karşı’dan çıkan Almanlar, Türk kızlar böyledir, İstanbul böyledir diyerek çıkıyor. Gördün mu çok güzel film, çok da gerçekçi diyorlar. Elbette o filmdeki gibi hayatlar da aynı sosyal geçmişten gelip başka hayatlar da var. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Fatih Akın evet iyi bir filmci ama kendi gözünden gösteriyor. Bu da sanatın özüdür ama dışarıya çıktığı zaman esası bu, yalnız bu var gibi oluyor, bu çok tehlikeli bir şey... &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;Nevin: Medyada kendini konumlandırışına bakarsak, Türk bayrağı önünde pozları... Ne olursa olsun öyle olmaktan o kadar gurur duyuyor ki, Almanya’da doğmuş bir Türk olmaktan, erkek olmaktan, saçlarının koyu olmasından, Hamburg’lu olmasından... Şöhretini bu lokallikleriyle yapılandırıyor. Dolayısıyla bana çok yüzeysel geliyor tüm bu yaptıkları... Yaptıklarının arkasında gerçek bir entelektüel&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;içerik göremiyorum. Hep Batı’nın empoze ettiği ve görmeye bayıldığı klişelerden yola çıkıyor. O klişelerin doğrulandığı, tekrar üretildiği filmler çekiyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;Nasan: Aynı şey çağdaş sanatta da var aslında... O bir sembol o yüzden konuşuyoruz yoksa yaptıklarını önemsediğimizden değil. Sonuçta sinemada da çağdaş sanatta da bazı temel konular var. Onlarla uğraştığın zaman bu seni başarıya ulaştırır. Fatih Akın, o konularla uğraşan iyi bir sinemacı. Ve başarılı. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;-Bir ortak nokta daha var ikiniz arasında; kamusal alana yaklaşımınız... Mesela Nasan’ın işlerini bu anlamda Acconci’nin 1970’lerde yaptığı oyunlu performanslarla ilişkilendiriyorum. Senin Nevin, 70’lerin kavramsalcı kadınlardan kendini yakın hissettiğin biri var mıdır?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;Nevin: Yeni işimi görsen hemen Tricia Brown’la bağını kurarsın. Bir çatı dansı bu... Onun da böyle bir işi varmış ve ben bu işi yaparken bilmiyordum. Sonra öğrendim ve çok mutlu oldum. Onu çok severim. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;-Peki Halil’in sergisini nasıl buldunuz? İlk kez Plajın altında kaldırım taşları sergisinde buraya gelmiştiniz. O gün bugündür neler olmuş bitmiş sizce? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;Nevin: Çok daha fazla yer var artık... Çok daha fazla sanatçı var. Ve bence o zamana göre bugünün genç sanatçıları kendilerine daha çok güveniyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;Nasan: Artık daha çok sanatçı var doğru, nicelik var ama nitelik konusunda emin değilim... Yani bir sergi yapmak için birçok sanatçı bulursunuz ve onları bir araya getirirsiniz. Ama o sergi için bir araya getirdiğiniz sanatçılar, birbirine benzerse, kimin ne yaptığı karışırsa o zaman problem var demektir. Sanatçıların, kendilerine ait, bireysel bir dilleri olması gerekiyor. Bence buradaki ve Halil’in sergisindeki sorun da bu... Burada çok fazla uyarlama var. Birtakım güçlü işlerin buraya tekrar uyarlanması söz konusu.. Çok acayip bir enerji ve potansiyel var ama sonuçta bir sergide herkes aynı şeyi düşünemez. Kafalarında gerçekten neyi problem ediyorlar, onu göstermeleri gerekiyor. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 18pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt; &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size: 16pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9120898316273796863-863544401903464850?l=sanatatak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatatak.blogspot.com/feeds/863544401903464850/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9120898316273796863&amp;postID=863544401903464850' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/863544401903464850'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/863544401903464850'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatatak.blogspot.com/2007/11/2007-soylesiler-canan-enol-kutlu.html' title='2007 soylesiler Canan Şenol/ Kutluğ Atamn/Fulya Erdemci/Yan Pei Ming/Group AES+F/OMA OfisiT.R/ Allan Sekula/nevinaladag-nasantur /murat morova'/><author><name>Sanatatak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13149509989696743099</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R9Ra6u802nI/AAAAAAAAACA/GqCxR6TL1nY/S220/baitar%C3%BCthi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9120898316273796863.post-8719902445615412291</id><published>2007-10-28T11:52:00.000-07:00</published><updated>2007-10-28T11:54:36.456-07:00</updated><title type='text'>haluk akakçe söyleşi ve yazı</title><content type='html'>&lt;p&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;;"&gt;Tanımlarla Tanım’ı anlatmak&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;;"&gt;Haluk Akakçe’yi tanımlayamamak&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-size: 10pt; font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;;"&gt;Ayşegül Sönmez – 17 Ekim 2007&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt; &lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;span style="font-size: 10pt; font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;;"&gt;“&lt;i&gt;Mevlana, içinde semazenlerin de yer aldığı Mevlevi tarikatını kuran, dönerek yaptıkları “Sema” dansını biçimlendiren bir şair ve sufiydi. Mevlevi geleneklerine göre “Sema”, zihinsel ve sevgisel yollardan geçerek, ruhani bir yükselişle “Mükemmel”e doğru yapılan mistik bir yolculuğu temsil eder. Bu yolculukta, arayışta olan kişi, sembolik olarak gerçeğe doğru döner, aşkla gelişir, egosunu geride bırakır ve “Mükemmel”e varır. Yolculuktan olgun bir biçimde geri döner. Böylece bütün yaratım sürecine aynı şekilde sevgisini sunabilir.&lt;/i&gt;”   Haluk Akakçe&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-size: 10pt; font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;;"&gt;“Güzellik varlığın yasalarına uyum ile dolayısıyla yapılanın iyi yapılması ile oluşur. Varlığı, tabiat yasalarını ve bütünün yüceliğini kavramak için bilgi ve seziş gereklidir. İnsanın seziş ve bilgisinin sınırlılığı eserine yansır. İnsan eliyle yaratılan güzellik sınırlılığın güzelliğidir. İnsan ürününün sınırlılığı ve suniliği onun tabiiliğidir. Bu sunilik varlığın yasalarının reddi olmayıp bu yasalara saygı ile uyumun tabii sonucudur. İslam kültüründeki biçimin berraklığı, sezişin ve bilginin sınırlılığı konusundaki bilincin sonucudur. Bu berrak ve ışıklı dünya, mimari, tezyinat, minyatür ve bütün diğer alanlarda görülür.”&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="font-size: 10pt; font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;;"&gt;  Turgut Cansever&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-size: 10pt; font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;;"&gt;“Şefkat ve merhamette güneş gibi ol,&lt;br /&gt;Başkalarının kusurunu örtmekte gece gibi ol,&lt;br /&gt;Sahavet ve cömertlikte akarsu gibi dol,&lt;br /&gt;Tevazu ve maluliyette toprak gibi ol,&lt;br /&gt;Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol,&lt;br /&gt;Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol...”&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="font-size: 10pt; font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;;"&gt;  Mevlana Celaleddini Rumi&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;span style="font-size: 10pt; font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;;"&gt;1970 doğumlu Haluk Akakçe, Ankara Bilkent Üniversitesi İç mimarlık bölümünü bitirdikten sonra Chicago’da sanat okudu. Türk izleyicisi onu Paolo Colombo küratörlüğündeki 6. Uluslararası İstanbul Bienali'nde keşfetti. Bu tanışma, Platform Güncel Sanat Merkezi'nde açtığı 'Hiç' başlıklı ilk sergisi ve Galerist’de açtığı ikinci sergisi 'Blood Pressure/ Kan Basıncı’ ile pekişti. Akakçe, 2002 yılı geldiğinde çoktan Amerika ve Türkiye'de toplam 15 sergiye imzasını atmıştı.  2004 yılında Milano’da Galleria Massimo De Carlo’da ‘Come To Me / &lt;i&gt;Bana Gel Ve Gece Bizim Olacak’&lt;/i&gt; başlıklı sergisini, 2005 yılında Berlin’deki Galerie Max Heltzer’de açtığı ‘Tomorrow Is Another Day / Yarın Başka Bir Gün’ başlıklı sergisi takip etti. Sanatçı Las Vegas valisinin davetiyle 2006 yılına damgasını vuran projesi Sky is the Limit’i Fremont Caddesi’ndeki Viva Vision ekranında gösterilmek üzere yaptı. Bu, Las Vegas'ta şehir merkezinde başınızın üzerinde yer alan, dört blok boyunca devam eden, dev ekranlardan oluşmuş bir kubbeydi adeta. Bu yıl ise mimarisini çağdaş sanatla bütünleştirmek isteyen Maison Louis Vuitton Champs-Elysées, onun eserlerini sergilemeye karar verdi. Haluk Akakçe, ‘Definition /Tanım’ adlı sergisiyle her zamanki gibi geçici olanın içindeki sonsuzu arıyor. Onu göze hitap eden, gözü okşayan, gözü doyuran imgelerle yapmaktan kaçınmıyor. Gözü tasarlamaktan çok gözü okşamak isteyen imgeler, ister hareketli ister sabit olsunlar, tinsellik peşindeki anı kovalayan imgeler. Bir imge hem gündelik hem de gün dışı, güneş dışı, doğa dışı olabilir mi? Londra’ya taşınıp hayatı moda ikonu Isabella Blow’u tanımasıyla değişen Haluk Akakçe, rock starlardan tutun, Naomi Campbell, Simon Le Bon’a kadar kendini ünlülerin dünyası içinde bulmuş. “Çok sürreal, hiç bir araya gelmeyecek insanlar bir araya geldiğinde çok iyi şeyler çıkıyor. Ben popüler kültürle ilgileniyorum. Ben zamanımın sanatçısıyım” diyen Haluk Akakçe, sadık bir Grace Jones ve Bryan Ferry tutkunu. Roxy Music’in Love is the drug parçası da sanatın hayatı nasıl uzatabildiğini anlatan en güzel parça. O şarkıda eğer uyuşturucu aşksa, Akakçe için sanat öyle... Sanat, zamanı uzaltan, kısan, çoğaltan, anın içindeki diğer tüm göremediğimiz anlara işaret eden, dokunmak istediklerimize bizi dokunduracak kudrette bir uyuşturucu. O anlamda sanat hem bir uyarıcı hem de bir uyuşturucu. Akakçe, uyarmayı değil çoğu kez uyuşturmayı deniyor. Tanım sergisindeki yapıtları tıpkı Las Vegas kentinin üzerine örttüğü imgeler örtüsü gibi en çok bunu yapıyorlar. Uyuşturuyorlar. Akakçe, bir sanatçının hissederek ve kendi içinden geldiği için bir işi üretmesi gerektiğine inanıyor. Ona göre sanatçının üretim nedeni, topluma bir şey göstermek, ispat etmekse bunu kendi varlığını içine atarak yapması gerekiyor:&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;span style="font-size: 10pt; font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;;"&gt;“Bence politik sanat adı altında fotoğraf makinesi alıp çarpık kentleşmeyi, başörtülü kadınları çekip duvara koyan kişiler, sanatçı değiller. Bunun çok daha iyi örneklerini televizyonda, gazetelerde görüyoruz zaten. Sanatçı sadece ürettiği işte, kendi tarihini, bilgisini, tecrübesini, ümitlerini, mutluluğunu, sevgisini içine kattığı zaman ve kendine ait bir dili ile bunu anlattığı zaman özgün bir iş yapmış olur. Son on yılda ortadoğu ülkelerine ilgi artmaya başladı. Documenta’lar olsun, bienaller aracılığıyla, küratörler, egoları yüzünden, daha aykırı olabilmek için politik sanatı ortaya koydular. Bu genç nesil için hiç iyi olmadı.”&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;span style="font-size: 10pt; font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;;"&gt;Tanım sergisindeki rölyefler, tanımsızlığın her bir izleyicinin görüntüsünün işlerdeki aynalara yansımasıyla değiştiği, mobil görüntülerin artarak, ona bakanları çoğalttığı yüzeylerden oluşuyor. Bu yüzeylere giren herkes, kendi kendinin parçalanışına, bütüncüllüğünün yerle bir edildiğine tanık oluyor. Böylelikle Akakçe’nin ilham aldığı Mevlana’nın birlik duygusunun çözülüşünün de öznesi olunuyor. Bu, tanımı paralayan, aynalarla bunu yapan yüzeyler, birlik yerine bütün kimliklerin çözülüşüne, büyük bir parçalanmaya, parçaların kendi başlarına birer kimlik adaları olmalarına işaret ediyor. Rölyeflerin karşısına geçen herkes, yeniden ve yeniden baktıkça, görüldükçe tekrar tekrar tanımlanırken, yeni imgelere hem vesile hem de imgenin kendisi olma serüveninden geçiyor. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;span style="font-size: 10pt; font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;;"&gt;Serginin en büyük özelliği, Haluk Akakçe’nin hemen hemen bütün sergilerindeki maharetini yinelemesine izin vermesi... Akakçe’nin mahareti her seferinde o sonsuz mekan duygusunu vermedeki kusursuzluğu. Akakçe, bu duyguyu sağlamak amacıyla tüm hacimleri işletebiliyor. Gerek video filmlerini, gerek rölyeflerini, farklı yönlere doğru bir bina gibi kurguluyor, bir lego gibi yerleştirdiği açıklıklar ve kapalılıklarla, mimari bilgisini izleyicinin algısıyla tamamlanacak bir biçimde kullanıyor. Değişenlerle değişmeyenlerin büyüleyici ilişkisindeki kontrolü elinde bırakmazken bu hakimiyetinin izleyiciye yansımasının özgürlük duygusu olmasını nasıl sağlıyor? İşte bu da onun sırrı ve başarısı olmalı. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-size: 10pt; font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;span style="font-size: 10pt; font-family: &amp;quot;Trebuchet MS&amp;quot;;"&gt;Serginin başyapıtı, hüzünlü bir senfoni tadındaki, şiirsel ve kötümser, lirik ve net, içimizdeki arka kara bahçeye işaret eden Bahçe videosu. Bahçe, belki de her zaman ölümsüzlüğü arayan ve uyuşturma ustası olan Akakçe’nin kendi ölümlülüğüyle ilk kez yüzleştiği bir içerik-biçim anlayışına sahip. Trajik yazgımızı ertelemiyor, unutturmuyor ama belgelemiyor da...Ölümlülüğümüz içindeki o bahçeyi tasarlama cesaretini ve o bahçenin kazanabileceği sonsuz olasılıklara sahip veçheyi bize gösteriyor. Bizi gördürüyor. Görmek istemek istediklerimizle de görmek için ayrı ya da uzak düştüklerimizle de... &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;   &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;span style=""&gt;“Balet çocuğu sen, 365 Haluk...”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;&lt;span style=""&gt;Ayşegül Sönmez&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;Seyrantepe mahallesi Gül sokaktaki marangozhanede geçen geceli gündüzlü dördüncü günün sonunda işçiler, Haluk Akakçe’nin bir sürpriziyle karşılacaklardı. Akakçe, arkadaşı Hüsnü Şenlendirici’yi sergiyi yetiştirmek için çalıştıkları mekana çağırmıştı. Akakçe’nin tasarladığı panoları marifetli elleriyle doğrayıp şekillendiren, hayatında ilk kez işe yarayan bir eşya yerine sanat eseri tasarlayan Cemal Usta, Şenlendirici’den Barış Manço’dan Gülpembe’yi çalmasını istedi. Şenlendirci parçayı sanat eseri üreten işçilere çalarken işçiler de ellerinde cep telefonları bu anı görüntülemeyi ihmal etmedi. 1970 doğumlu Haluk Akakçe, Ankara Bilkent Üniversitesi İçmimarlık bölümünü bitirdikten sonra Chicago’da sanat okudu. Türk izleyicisi onu Paolo Colombo küratörlüğündeki 6. Uluslararası İstanbul Bienali'nde keşfetti. Bu tanışma, ilk sergisi&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;'Hiç', başlığındaki Platform Güncel Sanat Merkezi'nde açtığı sergisi ve Galerist’de açtığı ikinci sergisi 'Blood Pressure' (Kan Basıncı) ile pekişti. &lt;span style=""&gt;Akakçe, 2002 yılı geldiğinde çoktan Amerika ve Türkiye'de toplam 15 sergiye birden imzasını atmıştı.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;2004 yılında Milano’da Galleria Massimo De Carlo’da ‘Bana gel ve gece bizim olacak’ başlıklı sergisini, 2005 yılında Berlin’deki Galerie Max Heltzer’de açtığı sergi takip etti. Sanatçı Las Vegas valisinin davetiyle 2006 yılına damgasını vuran projesi Sky is the Limit’i&lt;/span&gt; &lt;span style=""&gt;Fremont caddesindeki Viva Vision ekranda gösterilmek üzere yaptı. Bu, Las Vegas'ta şehir merkezinde başınızın üzerinde yer alan, dört blok boyunca devam eden, dev ekranlardan oluşmuş bir adeta&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;bir kubbeydi. Bu yıl ise m&lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;imarisini çağdaş sanatla bütünleştirmek isteyen Maison Louis Vuitton Champs-Elysées, onun eserlerini sergilemeye karar verdi. Haluk Akakçe, Definition-Tanım adlı sergisiyle bugünden itibaren Galerist’te... &lt;/span&gt;Akakçe, Londra’ya yerleşmesiyle tanıştığı moda dünyasının avant-garde ismi moda editörü Isabella Blow sayesinde Simon Le Bon’la da Bryan Ferry’le dost olmuş. Haluk Akakçe, sanatın ve tasarım dünyasının tam göbeğinde hiç de “Türk’lük” yapmadan varolmanın inceliklerini anlatıyor...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;-5 sene önce böyle değildin. Birdenbire mi sosyalleştin? Mesela Hüsnü Şenlendirici’yle ne zamandan beri arkadaşsın? &lt;br /&gt; &lt;!--[if !supportLineBreakNewLine]--&gt;&lt;br /&gt; &lt;!--[endif]--&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Londra’ya taşınmamla ve Isabella’yı(Blow*) tanımamla hayatım değişti. Bir sürü insanla tanışmaya başladım. Rock starlar, Naomi Cambell, Simon Le Bon... Deniz Seki de arkadaşım benim... Ona bir müzik videosu yapmamı istemişti. Londra’dan beni arayıp bulmuştu. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;Mesela en son kışın, &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;İsviçre’deki agentim Brigitte ki çok önemli bir galerinin müdürü ve aynı zamanda yazar, ben, Küçük Emrah birlikte olduk. Çok sürreal, hiç biraraya gelmeyecek insanlar biraraya geldiğinde çok iyi şeyler çıkıyor. Ben popüler kültürle ilgileniyorum. Ben zamanımın sanatçısıyım. Bu benim ülkem, şanslı bir insanım Hüsnü gibi, İsmail Tunçbilek gibi, Deniz Seki gibi sanatçıları tanıma fırsatı buldum. Eskiden çalışırken Bach, Blondie dinlerken şimdi İsmail Tunçbilek dinler oldum. Onlar çalışırken stüdyoya gidiyorum bazen. Deniz de çok yaratıcı... Kafasına koyduğunu yapıyor...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;-Deniz Seki’nin müzik videosu çekme fikrini nasıl karşılamıştın?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Müzik videosu çekmeyi düşünmüyordum o zaman... Hala da düşünmüyorum. Böyle sipariş işler insanın sanatçı olarak özgürlüğünü kısıtlayabiliyor. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;-Kim olsa reddedemezdin?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Grace Jones’la belki öyle bir çalışma yapmak isterdim ama... Çünkü çok hayran olduğum ve sonra da tanıştığım biri... Çok özel biri... &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;-Sanat nasıl bir uyuşturucu?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Sanat, Roxy Music’de bir şarkısı vardır Bryan Ferry’nin, Love is the drug, Aşk bir uyuşturucudur, bence o tarz bir uyuşturucu çünkü sanat, normal gözle gördüğümüz dünyaya farklı bir bakış açısıyla bakma olasılığı verdiği için, hayatımızı zenginleştirdiği için, bulunduğumuz gerçekten başka bir gerçeğe taşıdığı için öyle... İddia ediyorum: rahatlıkla alışkanlık yapabilir!&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;-Bir dakika... çağdaş sanat mı güncel sanat mı?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;Türkiye’deki bu ayrım çok yanlış bence. Çağdaşı çağdaş yapan zaten güncel oluşu. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;Tabii ki ben çağdaş sanatçıyım. Güncel sanatçı diye bir şey olamaz. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;-Sence sanatçılar ikiye mi ayrılıyor politika yapanlar sanat yapanlar?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;Bir sanatçının hissederek ve kendi içinden geldiği için bir işi üretmesi gerekiyor. Üretim nedeni topluma bir şey göstermek, ispat etmekse bunu kendi varlığını içine atarak yapması gerekiyor. Bence politik sanat adı altında fotoğraf makinesi alıp gidip çarpık kentleşmeyi, başörtülü kadınları çekip duvara koyan kişiler, sanatçı değiller. Bunun çok daha iyi örneklerini televizyonda, gazetelerde görüyoruz zaten. Sanatçı sadece ürettiği işte, kendi tarihini, bilgisini, tecrübesini, ümitlerini, mutluluğunu, sevgisini içine kattığı zaman ve kendine ait bir dili ile bunu anlattığı zaman özgün bir iş yapmış olur. Son on yılda ortadoğu ülkelerine ilgi artmaya başladı. Documenta’lar olsun, bienaller aracılığıyla, küratörler, egoları yüzünden, daha aykırı olabilmek için politik sanatı ortaya koydular. Bu genç nesil için hiç iyi olmadı.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;-Hal Foster’ın sanatta keyfilik krizi yaşamaktayız, resim ve heykel hiçbir kritik kabul etmeyen keyfi bir alan artık, sözlerine ne kadar katılıyorsun?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;Şimdi şöyle... Benim dışında, sanatçıların büyük çoğunluğunun Ortadoğulu olup Batı’da olma nedenleri kadın hakları, islam baskısı, insan hakları ihlalleri, düşünce suçu gibi konuları ele almaları... Ama Batı’dakiler özgürler. Evindeki tuvaletten bahsederek bir hayal dünyası yaratacak kadar özgürler...&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Batı’dan olmayan herkes, yaşadığı coğrafyaya ilişkin bir çarpıklık bulup bunu Batı’ya deşifre etme yoluna gidiyor. Bu da bir projeye dönüşüyor artık. Sanat, duygusal bir şiir yazmak gibi bir şeyken tüm kişiselliğini, büyüsünü yitirip toplumsal bir projeye dönüşmeye başlıyor. Esasında çok yaratıcı bir ülkenin çocuklarını bu da kötü etkiliyor. İnsanın içinden çiçek resmi yapmak geliyor ama yapamıyor. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;-Peki sen “çiçek resmi yapmayı” nasıl başardın?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;Çok çalıştım. İkincisi hayalperestim ben herhalde ve inanıyorum bu hayallere... Deitch Projects’i gördüm, burada niye olmayayım dedim. Millet senin ne işin olabilir orada, dedi. Ama oranın sanatçısı oldum. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;-Tam olarak neyi başardığını düşünüyorsun?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;Hemen hemen Türkiye’de yaşarken tanışmak istediğim, hayranlık duyduğum insanlarla tanıştım. Lebbeus Woods diye yaşlı bir Avusturyalı mimar mesela ona Ankara’dayken hayrandım. Onunla tanıştım. Yemek yedim. Ne bileyim? 80’lerde Grace Jones’u beğenirdim. Onunla da tanıştım. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;-Başarıya giden bu yolda Jeff Koons’u mu Andy Warhol’u mü taklit ediyorsun?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;Jeff Koons’un işleri benim işlerimden çok farklı... Jeff Koons’dan ziyade Andy Warhol &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;hayranlıkla baktığım bir kişi. Sanatçılığından çok kişiliği beni etkiliyor. Filmlerini hep seyrederim. Isabella da bir factory girl’dü. Londra’daki çevrem hep onlardandır. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;-Lou Reed’le de mi tanıştın yoksa?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;Hayır... Isabella benim onun Türk versiyonu olduğumu söylerdi. Tabii o zaman daha zayıftım. Saçlarım daha uzundu...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;-Resimlerinde ideal olanı, sistemli bir şekilde yaratmak yerine beklenmedik fırsatlar, rastlantılar yaratma yolunu tercih ediyorsun. Hataları bile fırsatçı bir şekilde kullanmaya çalışıyorsun gibi geliyor bana. Ne diyorsun?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;Böyle bir durum hakikaten var benim işlerimin hepsinde... Tabii fırsatçılıktan ne anlıyoruz? &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;Mimari eğitimi aldığım için formal bir kendini tanımlama şekli biçimsel bir yaklaşım bende zaten hep vardı. Ama şimdi işte giderek bu biçimsel yaklaşım yerine benim teknik bilgime rağmen yerleştiriyor. Artık tekniğim iyi ve onu kontrol edebiliyorum. İşte bu yüzden dilim hiç olmadığı kadar özgürleşebiliyor... &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;-Definition / Tanım sergisini konuşalım... Neyi tanımlamak istiyor ya da istemiyor?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;Artık eskisi gibi değil tanımlar... Uzun vadede tutarlılıkları yok... &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;Bu sergide mesela Mevlana’dan yola çıktım. Onun birlik felsefesinden, inandığı o değişmeyen öze ilişkin bilgisinden... Bu öze ilişkin tavrın zıttı bir dünyada yaşamamız asıl konu. Bugün artık hiçbirimizin özümüz hakkında konuşması o kadar da kolay değil. Kendi zamanının yarattığı kişi oluyoruz. Değişmeyen öz, bu bitti. Öz derken insanın kültürel,toplumsal ya da dinsel yapısını kastediyorum. Bunlar artık eskisi kadar değişmez kavramlar değiller... Bugün Hakkari’de doğan köylü kızı İstanbul’un en ünlü modeli olabiliyor. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;-Bu anlamda senin özüne dönersek... Tanımlarsak...&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;Tabii bakalım... Baba tarafım Selanik göçmeni, anne tarafım Rusya’dan göçmüş. Babam klasik bale dansçısı. Benim özüm ne? Bohem bir ortamda büyüdüm. Nasıl gidip kilim desenli resimler boyayabilirim ki? Ya da kaligrafik videolar çekebilirim? Türkiye’de kimse balet denilen şeyin ne olduğun bilmezken benim babam baletti ve ben bunu arkadaşlarımdan saklıyordum. Bir gün sekiz yaşında filandım. Sınıf öğretmeni bağırdı: baletin oğlu sen, 365.. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;Nasıl utandım anlatamam. Yani şunu demek istiyorum. Hepimiz bir filan değiliz. Ortalama bir Türk yok. Hepimizin gerçeği birbirinden ışık hızı farklı. Ben Türk’üm, sen Türk’sün, Abdullah Gül Türk, Hüseyin Çağlayan Türk,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Ajda Pekkan Türk... Kelimeler, eskisi kadar önemli sorumluluklara sahip değiller. Tanım çok değişken bir şey. Bir şeyi tanımlamak için yola çıktığın zaman başladığın noktadaki ruh halin vardığın noktadakinden çok farklı. Siyah olmak 100 yıl önceden çok farklı. İleride de çok daha farklı olacak. Tutunabileceğimiz tek şey kendi bireysel tarihimiz. Kendimizi tanımak.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;(*İki ay önce zehir içerek intihar eden Alexander Mcqueen, Philip Treacy, Hüseyin Çağlayan gibi isimleri moda dünyasına kazandırmış yetenek avcısı ünlü moda editörü, stil ikonu, tasarımcı..)&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style=""&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9120898316273796863-8719902445615412291?l=sanatatak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatatak.blogspot.com/feeds/8719902445615412291/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9120898316273796863&amp;postID=8719902445615412291' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/8719902445615412291'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/8719902445615412291'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatatak.blogspot.com/2007/10/haluk-akake-sylei-ve-yaz.html' title='haluk akakçe söyleşi ve yazı'/><author><name>Sanatatak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13149509989696743099</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R9Ra6u802nI/AAAAAAAAACA/GqCxR6TL1nY/S220/baitar%C3%BCthi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9120898316273796863.post-7290383477283773299</id><published>2007-06-03T01:58:00.000-07:00</published><updated>2007-06-03T02:07:14.323-07:00</updated><title type='text'>Erim Bayrı'nın Heykelciliği (Birgün/2006-11-26)</title><content type='html'>&lt;p&gt;Modern Türkiye Cumhuriyeti, temsil ettiği tüm akılcı değerleri, geçmişten tamamen kopuşu Meşrutiyet'ten devraldığı modernliğiyle, yansımak arzusu taşır. Sanat etkinliklerinin onu değerleriyle yansıtmasını ve bu değerleri yansıtırken, bu değerleri bir kez daha örgütlemesini ister. Cumhuriyet, bir an evvel resme dönüşmelidir. Bu resim izlenilmeli ve izlenildiğinde onun içinde taşıdığı tüm modernlikleri göstermelidir. Cumhuriyet, heykele dönüşmelidir. Bu heykel izlenilmeli ve izlenildiğinde onun içinde taşıdığı tüm modernlikleri birer birer göstermelidir. Türk modernisti, kendinden önceki tarihsel durumların her biriyle hatta tümüyle acımasız bir kopuşun resmini yapmalı, heykelini yontmalıdır. Dolayısıyla Türk modernizminin serüvenine odaklandığımızda, erken cumhuriyetin sanatçılarının değil, bizzat kendisinin -yönetici sınıfı ve onun değerleri-, onu gerçekleştirenlerin -bu kopuşu gerçekleştirdikten ötürü- modernist olduğunu görürüz. Örneğin 1926-1938 arasında yurdun dört bir yanında yabancı heykeltraşlar anıtlar yaparlar. Atatürk ve diğer ulusal anıtları yapan Krippel, (İstanbul Sarayburnu Atatürk heykeli, ilk anıt olarak 3 Ekim 1926 tarihlidir. Konya Atatürk heykeli 1926, Ankara Ulus Meydanı Atatürk anıtı 1927, Afyonkarahisar Zafer anıtı 1936, Ankara Sümerbank önünde Atatürk anıtı 1938), Canonica (Ankara Etnografya Müzesi önünde adı Atatürk heykeli 1927, İstanbul Taksim Cumhuriyet anıtı 1928, İzmir adı Atatürk heykeli 1931), Hanak ve Thorak ( Ankara Güven Anıtı, 1935) isimli heykeltraşlardır. Dönemin eleştirel Ar dergisi bu anıt ve heykelleri, 'bayraklar, kılıçlar, top ağızları, tüfekler, yeşillikler ve dallar oymalar motifler, antagonist ve birbirinin tezadını teşkil eden bir sürü şekil', 'Taksim abidesi hiçbir büyüklük taşımıyor ve lüzumsuz süsleri yanlış nisbetleri anestetik şekli ile küçücük bir maket, bir oyuncak tesirini veriyor" ve 'Kanonika'nın abideleri birer faciadır' diyerek eleştirecektir. 1935 yılında CHP'nin resmi yazılı hedeflerinden biri ise şöyledir:"Halkevlerinin çalışmaları ile Türk sanatında geleneği olmayan resim ve heykeltraşlığın halkın ruhuna sinmiş, halka inmiş ve halkın olmuş" sanat şubeleri haline gelmesi istenir."&lt;br /&gt;1994 yılında kaleme aldığı Teorinin Pratiği: PostStrüktüralizm, Kültürel Politika ve Sanat Tarihi başlıklı kitabında Keith Moxey, sanat yapıtının içinde bulunduğu çevreyle olan ilişkisini şöyle tarif eder:&lt;br /&gt;"Eğer temsil teorisini eleştiriyorsak o zaman hangi alternatif temsil teorisini onun yerine koyabiliriz? Göstergebilim ya da işarederin teorisi, temsil kavramını, onun taklide olan bağımlılığından özgürleştiriyor. Göstergebilim, sanat yapıtını, Mltürel ve tarihsel belirlenmiş işareder-den ibaret görüyor çünkü... Yapıtı, sanatçının, yerleşik işarederi kullanıma soktuğu bir iletişim sistemi olarak görüyor. Bu da gösterme açısından anlamlı sosyal süreçleri içeriyor. Bir külltürel nesne olan sanat yapıtı, onu yapanın da içinde bulunduğu toplumun davranışlarını ortaya seriyor. O yüzden yapıt, bir külltürel aktivite bağı demek... Sosyal kayıtların, raporların dolaşıp durduğu bir bağ..." &lt;span class="highlight"&gt;Erim&lt;/span&gt; &lt;span class="highlight"&gt;Bayrı&lt;/span&gt;'nın son sergisindeki heykelleri de Moxey'nin dediği gibi birer "külltürel aktivite bağı". Ve her biri Türk heykelciliğinin, erken cumhuriyetten bugüne nasıl merkezi özne tarafından araçsallaştırılışının hikayesiyle ve ondan önceki pre-modern; güzel sanatların bağımsız bir disiplin olmadığı dönemiyle ilgili sosyal kayıtlar içeren bağlar kuruyor.&lt;br /&gt;&lt;span class="highlight"&gt;Bayrı&lt;/span&gt;, sergisinin girişine yazdığı yazıda, çevresiyle iletişime geçme isteğiyle ürettiğini ifade ediyor. Yaşadığı çevre ile etkileşime geçebildiği sürece canlılığı sürdürebilen bir sanatsal üretimden söz açıyor. &lt;span class="highlight"&gt;Bayrı&lt;/span&gt;'nın yaşadığı çevreyle ilişkiye girmekte kusur etmeyen heykelleri ise &lt;span class="highlight"&gt;Bayrı&lt;/span&gt;'nın Türkiye modernleşmesinde heykelin siyasi ve külltürel hikayesini özetleyen, bu serüvene ironiyle yaklaşan heykeller. Zaten &lt;span class="highlight"&gt;Bayrı&lt;/span&gt; da yazısında Türkiye modernleşmesi ile modern heykelciliğin kamusal alandaki tüm uygulamalarını eşzamanlı bulduğunu belirtiyor.&lt;br /&gt;Ahşap kasa üzerinde yer alan polyester macun Atlı Figür, Türkiye modernleşmesinin sarsılmaz imgesi olan adı figür anıt geleneğini, Günlük Rölyefler ise bu imgeyi sonsuza kadar yaşatma güdüsünün birer parodisini yapıyor. Öte yandan sergide yer alan Selvi Ağacı ve Vazolar, özellikle 14. yüzyıl Irak minyatüründen yeniden ürettiği Yargı Günü, cumhuriyet öncesi merkezi özne tarafından tanımlanmamış heykelin, pre/modern dönemle olan ilişkisinin devamlılığını sağlama ve kendini tırnak içindeki modernist heykel anlayışından ayrı bir yere koyma tavrını sergilediği heykelleri. &lt;span class="highlight"&gt;Bayrı&lt;/span&gt;'nın demir ve elektrik kaynağı malzemeyle ürettiği Selvi Ağacı ve Vazo'ları ya da beton Köpek'i ya da Oyun Oynayan Çocuklar'ı, seçimini, bugüne kadar aşkın aklı temsil eden öznenin buyruklarıyla biçimlendirilmeye çalışılan ne var ki ona kendince direnen kentten yana kullanan bir heykeltraşın kentle birlikte bu buyruklara direnişinin objeleri...&lt;br /&gt;&lt;span class="highlight"&gt;Erim&lt;/span&gt; &lt;span class="highlight"&gt;Bayrı&lt;/span&gt;'nın son sergisi, diğer sergileri gibi aslında... Merkezi öznenin heykel aracılığıyla denetlemeye kalkıştığı alanlara nasıl kendisini diktiğinin bu coğrafyadaki trajik ve komik tarihini anlatıyor. Bugüne kadar araçsallaştırılan heykele, bir 'külltürel sistem yaratan obje' olarak özerkliğini geri verme çabasını içinde taşıyor. Böylelikle &lt;span class="highlight"&gt;Erim&lt;/span&gt; &lt;span class="highlight"&gt;Bayrı&lt;/span&gt;, üyesi olduğu Türk resminin sivil ve özerk topluluğu Hafriyat'in her sergisinde temel aldığı en önemli misyonu yerine getiriyor: misyonu tamamlamamak..&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9120898316273796863-7290383477283773299?l=sanatatak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatatak.blogspot.com/feeds/7290383477283773299/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9120898316273796863&amp;postID=7290383477283773299' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/7290383477283773299'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/7290383477283773299'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatatak.blogspot.com/2007/06/erim-bayrnn-heykelcilii-birgn2006-11-26.html' title='Erim Bayrı&apos;nın Heykelciliği (Birgün/2006-11-26)'/><author><name>Sanatatak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13149509989696743099</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R9Ra6u802nI/AAAAAAAAACA/GqCxR6TL1nY/S220/baitar%C3%BCthi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9120898316273796863.post-3511534670390326785</id><published>2007-05-23T06:27:00.000-07:00</published><updated>2007-05-23T06:29:53.565-07:00</updated><title type='text'>Çıplak gözle iki fotoğraf 04/02/2007 Birgün</title><content type='html'>&lt;table width="100%"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td align="left" valign="bottom" width="10%"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;   &lt;td align="left" valign="bottom" width="60%"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family:Arial;font-size:130%;"&gt;Ayşegül Sönmez&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/td&gt;   &lt;td colspan="2" align="right" valign="bottom" width="30%"&gt;&lt;table width="100%"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td align="right"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td align="right" valign="bottom"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;/td&gt;  &lt;/tr&gt;  &lt;tr&gt;&lt;td colspan="4"&gt;&lt;table style="border-top: 1px solid rgb(85, 85, 85);" width="100%"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;  &lt;tr&gt;   &lt;td colspan="3" valign="top" width="70%"&gt;    &lt;span style="font-family: times; font-size: 18px;"&gt;&lt;b&gt;Çıplak gözle, iki fotoğraf&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;   &lt;/td&gt;   &lt;td style="font-family: times; font-size: 9px;" align="right"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;  &lt;/tr&gt;  &lt;tr&gt;&lt;td colspan="4" id="resizeable" class="haber_metin" style="font-size: 10pt;"&gt;&lt;p&gt;Agos gazetesi Genel Yayın Yönetmeni, BirGün köşe yazarı Hrant Dink'in katili Ogün Samast'nn yakalandığı gün, Star gazetesinde bir fotoğraf yayınlandı. Hakkında yapılan araştırmalar sonucu yetkililerce ıooo yıllık bir Türk ailesinden geldiği söylenilen Samast, Türk bayrağı ve "vatan toprağı kutsaldır" sözünün önünde bir kahraman edasıyla bakıyordu.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Fotoğrafın yayınlanmasıyla bazı gazeteciler, fotoğrafın İstanbul Emniyet Müdürlü-ğü'nce çekilip dağıtıldığını belirten yazılar yazdılar. (Ergun Babahan / Sabah) Fakat daha sonra fotoğrafın Samsun'da çekildiği anlaşıldı. Bunun üzerine İçişleri Bakanlığı, Samsun'da çekildiği anlaşılan fotoğrafı kimin çektiğini bulmak için bir mülkiye müfettişini Samsun'a gönderdi. Ne var ki Samsun emniyeti de jandarması da fotoğrafı biz çekmedik açıklamasını yaptı. Ancak fotoğrafın Samsun Emniyet Müdürlüğü'nce çekildiği belirlendi.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Fotoğrafı Samast'ı yakalayan jandarmanın onu emniyete teslim ederken terör şubesinde çektiği iddia edildi. Birkaç gün sonra, TGRT kanalında bu çekimin tüm ayrıntılarını gösteren bir video yayımlandı. Böylelikle iddialar doğrulandı. Videoda Samast'a saçını fotoğraf çekimi için düzeltmesini öneren jandarmalar, Samast'la bir de hatıra fotoğrafı çektirmekten kendilerini alıkoymuyorlardı. Video, fotoğraf çekiminin içeriğine ilişkin her türlü ayrıntıyı gözler önüne seriyordu.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Samast üzerinde devletin güvenlik birimlerinin birer image-maker (imaj yapımcısı) gibi çalışarak onu milli bir kahraman gibi tesis ettikleri fotoğraf üzerine uzun uzun düşünmek gerekiyor. Bu tesis edilmeye çalışılan milli kahraman imajının aracı durumuna düşen fotoğrafın kendisi üzerine de onun neyi tesis, neyi yerle bir etme gücüne sahip olduğunu da hatırlamak gerekiyor.&lt;/p&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;p&gt;&lt;b&gt;SİSTEMLİ VE ÖRGÜTLÜ OLANA BAKMAK&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;Samast'a fotoğraf aracılığıyla tasarlanan bu imajdan, bu yeniden / üretimden, çoğaltımdan ürkmek, bu kısa zamanda gerçekleşen 'vatanperver yaratıcılık ope-rasyonu'nun açık ettiği sistemli, örgütlü bilinci görmek gerekiyor.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bir katilden bir kahraman yaratma çabasının bir kez daha yaşandığı şu günlerde işin içine nasıl bu kez görüntü çoğaltma aygıt avantajı farkının katıldığına da tanık oluyoruz.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sabahattin Ali'nin duruşmaları sırasında da katil, vatansever duygulardan ötürü işlediğini söylediği cinayet yüzünden sadece dört yıl hapis cezasına çarptırılmış. Duruşma boyunca Ali'yi, Ruslarla, Bulgarları Türkiye'ye getireceğinden dolayı öldürdüğünü ağlaya ağlaya anlatmıştı. ('Bir gün Türkiye'ye Bulgarlarla, Rusların geleceğini düşünerek deli gibi oluyordum.' Ant Yayınları Sabahattin Ali Dosyası - Kemal Sülker, 1968)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu gün artık Sabahattin Ali davasının yaşandığı günlerden daha teknolojik çok araçlı bir dönemden geçmekteyiz. Herkesin görüntü çoğaltma ve bu görüntüyü hızla dolaşıma sokma imkânına sahip olduğu bir dönemden... Ne var ki çoğaltılan imgenin, Samast'ın kahraman fotoğrafının okumasını yapmak için bir yüzyıl öncesine gitmek, aslında araçların değişmesine rağmen hiçbir şeyin değişmediğini görmek mümkün.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yüzyıl başında Walter Benjamin, Pasajlar'da faşizmin, yeni oluşan, proleterleşmiş kitleleri, bu kitlelerin ortadan kaldırılmasını istediği mülkiyet ilişkilerine dokunmadan örgütleme çabasında olduğunu yazar.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Faşizm kurtuluşunu, kitlelerin kendilerini ifade edebilmelerini sağlamakta bulmaktadır."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Benjamin bu satırların sonuna bir dipnot düşerek konuyu daha da açar:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Faşizm, kendi içinde tutarlı olarak, politik yaşamın estetize edilmesini amaçlar. Faşizmin bir liderin kültüyle boyunduruk altına aldığı kitlelerin ırzına geçilmesiyle yine faşizmin değerlerinin üretilmesi için yararlandığı bir aygıtın ırzına geçilmesi birbiriyle örtüşmektedir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Samast'ın kahramanlık fotoğrafına Benjamin'in sözleri üzerinden bir kez daha bakılmalıdır. Samast'ın bayrak önündeki imgesi, hem fotoğraf denilen 'aygıt'ın hem de kitlelerin faşizmin değerlerinin üretilmesi için ırzına geçilmesinin birbiriyle örtüştüğünü gösteren imgenin ta kendisidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu imge, bu cinayetin örgütlü yüzüne dair hem ideolojik hem de fiziksel tüm katmanları görünür kılmaktadır. Samast, bu fotoğraf aracılığıyla çoğaltılan görünümüyle, düzeltilen saçı, eline tutuşturulan daha sonra yanına da taşıması için verilen bayrağıyla faşizmin öznesi konumunda nesnesi haline gelmektedir. Benjamin'in bir yüzyıl önce dediği gibi "faşizm, koşullarını konserve etmekte, bu koşulların konserve edilişini sözü edilen kitlelerin ifadesi kılmak peşindedir."&lt;/p&gt;&lt;b&gt; &lt;/b&gt;&lt;p&gt;&lt;b&gt;DİNK'İN İMGESİ, 'PERFORMANS' OLDU&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;Öte yandan Hrant Dink'in üzerinde gazete kağıdı ile yüzü koyun yattığı cesedinin fotoğrafı, Samast'ın nesneleştirildiği bu koşullara karşı direnmemizi sağlayacak tek imgedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Geçtiğimiz hafta Çıplak Ayaklar Kumpanyası tarafından bir performans olarak yeniden üretilen bu imge, Samast'ın kasıtlı olarak yanlış bilgi ileten, nihai ve biricik görünümü altında ideolojiyi, yalanı dolaşıma sokan, rasyonalize eden imgesinin tersine, o imgeye kafa tutacak tarihin tekeline karşı koymamızı sağlayacak gücü bize verecek imgenin ta kendisidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;John Berger'in deyişiyle eğer fotoğraflar, görünümlerden çeviri yapmıyorlarsa, onlardan alıntı yapıyorlarsa, Dink'in imgesi, bize bıkmadan usanmadan yalanı değil, gerçeği, çıplak gerçeği alıntılayan fotografik imgenin de kendisi olacaktır.&lt;/p&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;  &lt;tr&gt;&lt;td colspan="3"&gt;&lt;a class="newsplug" href="http://www.birgun.net/index.php?sayfa=73&amp;view_author=141&amp;amp;article=8704#yazi_basi"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;td align="right"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt; &lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt; &lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9120898316273796863-3511534670390326785?l=sanatatak.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sanatatak.blogspot.com/feeds/3511534670390326785/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9120898316273796863&amp;postID=3511534670390326785' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/3511534670390326785'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9120898316273796863/posts/default/3511534670390326785'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sanatatak.blogspot.com/2007/05/plak-gzle-iki-fotoraf-04022007-birgn.html' title='Çıplak gözle iki fotoğraf 04/02/2007 Birgün'/><author><name>Sanatatak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13149509989696743099</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='27' height='32' src='http://bp0.blogger.com/_6r4LLv1Iddo/R9Ra6u802nI/AAAAAAAAACA/GqCxR6TL1nY/S220/baitar%C3%BCthi.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9120898316273796863.post-2601551541482095782</id><published>2007-05-09T04:28:00.000-07:00</published><updated>2007-05-09T04:29:53.090-07:00</updated><title type='text'>Sarkis'le söyleşi (Mayıs 2005)</title><content type='html'>Bir zaman bağışlamak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayşegül Sönmez&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarkis’e teşekkürler... Bir kilometre taşıyla, Türkiye’deki çağdaş sanat merkezlerinin “gitmeyen yönleri”nin en azından sergisi süresi olan 2 ay boyunca gitmesini sağladığı için... İzleyiciyle birlikte varolan bir süvari olduğu için. İnsanın trajik yazgısını sanat sayesinde erteleme ilüzyonunu yarattığı için. İçerisini dışarısı olarak önerdiği ve dışarıdakine içeriden biri olma fırsatını tanıdığı için...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kilometre taşı adlı sergiyle Sarkis, Akbank Kültür Sanat Merkezi’nin 7 katında birden farklı disiplinleri çağırıyor. Galerinin girişindeki güvenliği gelin gibi süsleyerek, daha serginin girişinde karşıtlığa işaret ediyor. O karşıtlıktan daha çok olacak ileride... Aslında ilerisinin ve gerisinin olmadığı, an’a davetli olduğunuz bir sergi bu.  Bütün katların birbirleriyle ilişkide olduğu, birbirlerini tamamladığı, birbirlerine açıldığı. Tuhaf enerjilerin yayıldığı. Sarkis tarafından ısıtılan bir sergi. Yavaş yavaş pişirilen bir Türk kahvesi gibi.&lt;br /&gt;Sizi örten, ısıtan bir battaniye, el emeği bir yorgan olmak isteyen bir sergi.&lt;br /&gt;Üşütmek istemeyen. Sizi ayazda bırakmamayı hedefleyen bir sergi... Serginin girişinde gül kokusuyla karşılanıyor. Kendinizi Akbank Kültür Sanat Merkezi’nin  galerisinde, uzun zamandır olduğu gibi size tanınmış belirli bir alanda sıkışmış hissetmiyorsunuz. Bir kilometre taşı sayesinde, İstanbullu izleyicinin kendine güveni geri geliyor. O güne kadar dışlanmışlığının acısını çıkarıyor. Ona tanınan kısıtlı alanlarla, uzun alıntılardan oluşan çeviri cümlelerle dolu duvarlarla kuşatılmamış bu kez. Bu kez izleyici, bir film yönetmeni gibi.&lt;br /&gt;Kendi filmini çekecek bir Tanrı. Serginin zamanı, onunla başlayacak. Sergi, belleğin kendisi.&lt;br /&gt;İzleyici o yüzden onunla başlayan bir sergi biçimi ve felsefesiyle, evdeki gibi güvende, Akbank Kültür Sanat Merkezi’nin galeri mekanında dolanabiliyor. Mesela 2. kattan birinci kata inen merdiven boşluğunda “karşısında kör bir duvar” yazısına rastladığında dışarıyı gören pencereye bakıyormuş gibi hissediyor. Bütün galerilerin, Sarkis’in deyişiyle “kör noktaların”, “içeri”lerin, dışarı olmasının nasıl mümkün olabildiğine tanık olabiliyor.&lt;br /&gt;İzleyici, bu sergide, 3. katta film izleyebilir. 4. katta çağdaş Türk bestekarlarının eserlerini dinleyebilir, kitaplıktan aldığı Lukacs’ın Estetik’ini karıştırabilir. Bütün bunları ona sağlayan, izleyiciye özgürlüğünü, ona bağışlar gibi de bahşetmeyen, yola zaten onun varlığıyla birlikte çıkan ve onunla birlikte yerde yürüyen Sarkis’e teşekkürler... Bir kilometre taşıyla, Türkiye’deki çağdaş sanat merkezlerinin “gitmeyen yönleri”nin en azından sergisi süresi olan 2 ay boyunca gitmesini sağladığı için... İzleyiciyle birlikte varolan bir süvari olduğu için. İnsanın trajik yazgısını sanat sayesinde erteleme ilüzyonunu yarattığı için. İçerisini dışarısı olarak önerdiği ve dışarıdakine içeriden biri olma fırsatını tanıdığı için...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sinema salonu, kitaplığı, müzik dinleme odası, suda suluboya atölyesiyle bu sergi alternatif bir müze modeli iddiası mı taşıyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ali Akay, Paris’e gelip Akbank Kültür Sanat Merkezi’nde, galeride bir sergi yapmamı istediklerini söyledi. Galeriyi gelip gördüm. İlgimi çekmedi. Burayı bir galeriye indirmek istemedim. Galeri başka bir olaydır. Sonra diğer katları gezdim. Bütün katları verirseniz, ben bir concept oluştururum, dedim. Bu conceptte alternatif müze kelimesi pek yerinde değil... Çünkü müzenin çağdaş sanat merkezinden bir farkı var. Çağdaş sanat merkezi, koleksiyon sergilemez.&lt;br /&gt;Müze derken çok dikey bir tavra kapılıyorsun. Müze... Halbuki benim bütün yaptıklarım dikey değil, yatay.  Bu sergide, ben burada, çağdaş sanat müzesi değil, çağdaş sanat merkezi nasıldır,onun pratiğini yapıyorum. Akbank Kültür Sanat Merkezi ekibine “çok angaje olmanız lazım” dedim. Ve çok angaje oldular. Bütün fotoğraflar, taze taze yapıldı. Başka yerde yaşamış fotoğraflar getirmek istemedim. Burada gıcır gıcır olmasını istedim. Her şeyin burada yapılmasını istedim. Kendi yağımızla nasıl pişirilebileceğimizi göstermek istedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pişebiliyor muymuşuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi yağımızla pişemezsek kişiliğimiz olur mu olmaz mı başka tabii. Bana kişiliğimiz olamaz gibi geliyor. Kendi yağımızla pişeceğiz. Kendi sözümüzü söyleyeceğiz.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anda İstanbul, çoklu bir müze dönemine girdi. Bu dikkatinizi çekti mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka müzeleri bilmiyorum ama İstanbul Modern’i gezdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl buldunuz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bu müzeden bir şey öğrenmiş değilim. Bu cins müzelerden çok gördüm. Bu anlamda  klasik bir müzecilik bu. Modern müzecilikten önceki bir dönem örneği. Burada Türkiye’de müze nasıl olur, onun cevabını vermiyor. Şu anda birkaç kişinin koleksiyonun gösterildiği bir salon gibi. Etkinliğinin ne olduğunu bilmiyorum. Kütüphanesinde ne oluyor, çağdaş sanat programları nedir, haberim yok. Klasik tipte eserler toplayalım, onları gösterelim, denmiş. Bu yeni bir şey değil. Ben İstanbul’dan başka bir şey bekliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akbank Kültür Sanat Merkezi’nde tüm katları birbirine bağlıyor. Girişte geleni gül kurularıyla karşılıyor, bir anlamda mekanın kendisini askıya alıyor, oranın “ev” gibi algılanmasını sağlıyorsunuz... Bu, bu mekan için yeni bir şey...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klasik anlamda, monografik bir sergi yapma kavramı beni ilgilendirmiyor.&lt;br /&gt;Hep gitmeyenin üzerine giden bir iş yapmak istiyorum. Çalışması gereken bir şekilde çalışmayanın üstüne gitmek, o nasıl iyi çalışırın cevabını işime sokuyorum. Beni ilgilendiren bütünlük fikri. Bir yapıtta bütünlük fikri olmazsa olmaz. Benim için bir sergi düşündüğüm zaman bu bütünlük fikri beni ilgilendiriyor. Akbank Kültür Sanat Merkezi’nde benim yapmak istediğim de bu. Bir platform kuruyorum ve farklı disiplinleri bu sergiye çağırıyorum. Sinema sanatını çağırıyorum. Bir kütüphane fikrini çağırıyorum. Bir dans fikrini çağırıyorum. Bir okul fikrini çağırıyorum. İki hafta 8 genç sanatçıyla gerçekleşecek okulla birlikte eğitimi de çağırıyorum. O da serginin bir parçası, çocuklar da... Bir antrenör gibi. 7 takımın antrenörü gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1984 yılında Art Press dergisine şöyle demişsiniz: “Benim parçalarım bir arada bütün oluştururlar. Her bir serginin kapsamı içinde ve her serginin diğer sergilerimle kurduğu bütünlük içinde...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı çizgide gidiyorum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, inanılmaz. Hiç zaman geçmemiş gibi... İşleriniz gibi.... “Çağların sonu, çağlar başı”, 1983 yılında yaptığınız işinizin adı. O zamanın tersine şimdi çağın sonu değil, yeni bir çağın başındayız ve sonuna ilişkin bir sürü efsanenin, teorinin de içindeyiz.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bütün dünyanın en çok konuşulan kelimesi teröristler... En baş teröristler bile bu kelimeyi kullanıyorlar...Ben tabii sergimde bu dünyamızın bu sert tarafını unutturmak katiyen istemiyorum. Bu her katta sürekli var. Su içinde suluboya atölyesinde çocuklar suluboya öğretirken öteki tarafta çok ciddi bir okul var. Çok amaçlı salonda film programları koydum. Bazen büyük bir aşk filmi seçtim. Bazen çok şiddetli filmler seçtim. Çünkü sadece komik değiliz. Sadece dramatik de değiliz. Sadece trajedi içinde yaşamıyoruz da. Bunların hepsi var. Aslında benim işimde bu var. Benim işimde belirli bir yaştan sonra ölüm de girmeye başladı. Bizim ayaklarımız yere dayanıyor. Yerde yürüyoruz. İlişkilerimiz hep bu yerle oluyor. Dolayısıyla şimdiyle oluyor. Ve şimdiki yerde oluyor. Bugünün analizinin yaptığında sen ileriye açık kalamıyorsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman bugünün analizini yaparak çağdaş bir yapıt yaratmak imkansız mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim arzum, hiçbir şeyi dondurmamak. Bir işimde, bir çerçevenin üstünde, neonlarla kuzey, batı, doğu, güney yazılı. Bakıyorsun doğu yerinde değil, batı batı yerinde değil. Onlar yer değiştirmişler. Ve aslında kültürler arasında kavganın olamayacağını nefretin ve harbin olamayacağını düşünüyorum. Bunu AICA’nın ödül töreninde de söylemiştim. Bu konunun üzerine çok işler üretmeye başlamışım. Son işlerim, on yıldır bir takım objeler var. Değişik kültürlerden objeler birbirleriyle yaklaşıp birleşip bir vücut oluşturmaya başladılar. Son yaptığım üç boyutlu obje, Hindistan’ın Guijarat yöresinden 18. yüzyıldan kalma bir mabet tahtadan, onun üzerinde bir 40 milyondan beri oluşmuş bir timsah fosili, çok kırılgan bir obje neondan, bu fosillere yaslanmış duruyor. Şakak sinirimin büyütülmüş ve neondan heykeli bu üçü beraber yaşıyor. Burada bir zaman aşınması var ve  bu zaman aşınması içinde sınır yoktur. Bunu sanat yenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Size yine 1983’te sormuşlar “bir hudut adamı mısınız” diye, siz “karşıtlıklar ve belirsizlikler arasında gidip gelen bir süvari sanatçıyım” demişsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;John Cage’i tanır mısın? Onun Roaratorio diye bir operası vardır bir saatlik. Joyce’un Dublin hikayelerinden yola çıkar. Ve oradan bütün dünyaya yayılır. İki saniye sonra Dublin sokaklarından Hindistan’daki bir yöredeki çocuğun bağırışına gidersin. Oradan gelirsin, oradan gidersin... Bence sanat bu... Sanatın platformu bütün dünyadır. Tabii bunu gençken anlatmak zor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten neyi anlatmak istediğine bir türlü karar veremediğin için mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında karar vermiyorsun bile.. Doğaçlama geliyor... Zaman. Akademi iç mimari bölümünü bitirdiğim zaman guvaj kağıt işler yapıyordum. Yaptıklarımın mimariyle ilişkisi hiç yoktu. Sadece para kazanmak için yaptığım işlerde mimariden yararlanıyordum. Sonra günlük olayların görüntüleri işlerime girdi. Anlamın üzerine gidiyordum ve sükse yapan işlerimi sanat sistemlerinin meta olarak düşünmesi, yaptıklarımın karşına geçenlerin bu kolajın mavisi ya da pembesi yok mu demeleri beni depresyona soktu. Depresyondan çıktığımda daha önce yaptığımın tam tersini yapmaya başladım. Gördüğü
